• Yıldızlar soluklaştı, gökyüzü ışıklandı; ışığın üstünde ince bir kalemle dağlar, ağaçlar, martılar çizilmeye başladı.

    Sabah oluyordu.
  • 77 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bir tarafta centovic isimli Hitler'in ruhunu üzerinde taşıyan , çocukluğunda gerizekalı diyebileceğimiz düzeyde zor ve kıt anlayan , 14 yaşına kadar doğru düzgün kendini ifade dahi edemeyen , otizm belirtileri taşıdığı her halinden belli bir çocuk imgesi... Diger tarafta New York’tan Buenos’e giden bir yolcu gemisinde Mc Connor isimli bir milyarderin artık yetişkin olan ve satranç konusunda dünyaca üne sahip Centovic 'e satranç ' da kafa tutuşu...

    Centovic , oldukça künt , duygularını yansıtamayan , neredeyse mimikleri dahi olmayan soğuk sert bir mizaç. Satranç konusunda ise bir o kadar usta ve rakipsiz...
    Mc connor , gemide onun namını duyunca onunla satranç oynama aşkı ile yanıp tutuşur . İlk düello teklifi başarısız olur . Zira centovic bu oyunu ücret karşılığında oynamaktadır ... Milyarder istediği ücreti ödemeyi zevkle kabul eder ..Nasıl ki dişimiz ağrıdığında doktora gidiyor ve bir ücret ödüyorsak ; bunun da bir bedeli olmasını son derece normal karşılar mc connor ...

    İlk oyun beklendiği gibi Centovic için çocuk oyuncağı olmuştur . İkinci kez oyuna tutuşurlar ... Oyun sırasında garip bir şey olur ve kalabalık arasından Dr. B isimli birisi kendini durduramayarak oyuna müdahil olur ve bazı telkinlerde bulunur . Söyledikleri ve hamleleri oldukça usta bir satranç ustasının konuşacağı dil ve tekniğe sahiptir . Mc connor ona kulak verir ve centovic'i neredeyse mat edecekken oyun berabere biter...
    Başta mc connor olmak üzere bütün kalabalık bu adamın kim olduğunu merak eder ... ve hikaye burada şekil alır ...

    Dr B. namı-i diger yazarımız Stefan zweig'in ta kendisidir...
    Kendisi Viyanalı bir avukatın oğludur. Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında elinde bulunan gizli evraklar nedeniyle ss subayları ve gestapo tarafından tutuklanır ve uzunca bir süre sorgulanır. Bu süreçte ne diğer mahkumlar gibi toplama kamplarına gönderilip , karlı ve buz gibi havada ayakları donuncaya kadar çalıştırılır ne de gaz odalarında siyanür banyosu yapmak ya da kremeteryumlarda yakılma tehditleriyle karşı karşıyadır ... Ona çok daha büyük bir ceza verilir . ''HİÇLİK'' cezası... Dört bir tarafı duvarlarla çevrili bir oda ve içerisinde yalnızca sessizlik ve başbaşa kaldığı bilinci vardır ... Kitap, kalem , gazete gibi nesneler tamamiyle yasak . Günler ve aylar geçer Dr. B mahkum edildiği bu sosyal izolasyon sonrası, çıldırma noktasına gelir . Ve bir gün rüyasında kriz geçirerek uyanır ve etrafındaki insanlara saldırır .
    Onu bir hastaneye sevkederler ve gözlerini orada açtığında ufak çaplı bir şok geçirir. Nerede olduğunun ayırdına varamaz.
    Gözlerini açtığında karşılaştığı hemşire kadın onu büyülemiştir.
    Bir insan yüzü ! Ne kadar da uzak ve olasılıksız bir şeydi onun için bir insan ile karşılaşmak ! Ona hayranlıkla bakar ..
    Sonrasında gördüğü farklı nesneler ve odanın duvarları onu tarifsiz bir mutluluğa sevkeder. Duvardaki bir tabloyu en ince ayrıntısına kadar saatlerce inceleyecek kadar susamıştır yenilik ve değişime...

    Bulunduğu hastanenin duvarında asılı bir askeri pardesünün cebinde bir kabarıklık farkeder . Bu bir kitaptır ! Kalbi yerinden fırlayacak gibi heyecanlanır ve onu oradan almak için tarifsiz bir içtepi duyar. Soluğu kesilecek gibi olsa da onu oradan alır ve bir an önce okumak ister. En büyük temennisi ise bir homeros yapıtı ya da Goethe 'nin yazdığı bir eser umarken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Bu bir satranç kitabıdır ! Ve ne işine yarayacağını sorgular ilk etapta... Ama mahkum edildiği odada okuyabilecegi başka bir şey yoktur . Zihninde dönen öldürücü kaotik düşünceler yerine kendini kitaba verir .. Önce sütunları ve oyunun algoritmasını öğrenir . Sonrasında yattığı battaniyenin kare dizaynı neredeyse bir satranç tahtasını andırmaktadır. Kendisine kapının altından itilen yemeklerin yanında verilen ekmeği de parçalara bölerek satranç figürlerine dönüştürür ve artık her şey hazırdır ! Saatlerce , günlerce , aylarca satranc oynar ve bütün inceliklerini öğrenir . Bir süre sonra ne battaniye ne de ekmeğe gerek vardır . Zihninde artık bir satranç şeması vardır... Ama yetinemez, bir rakip lazımdır. Ama kimse yoktur ben'i dışında... Ve kendisiyle satranç oynamaya karar verir.

    Bu oldukça ürkütücü ve psikotik bir eylemdir. Siyah ve beyaz olmak üzere iki farklı kimliğe bürünür . Delilik noktasına varıncaya kadar oynar , oynar , oynar... Zamanla artık bu öyle bir hal alır ki ; kazandığında mutlu olurken diğer taraftan büyük bir öfke yaşar... Çünkü yendiği öteki benliğidir ... Kendisidir...

    Kitabın finali ise hepimizin malumu ... Nazi ve hitlerin despotizmi altında psikolojik şiddet ve korku içinde yaşayan ruhu ona karşı zafer kazanmıştır... Ve bu zafer; şiddet , nefret ve ayrımcılık ile beslenenlerin dünyasını terk etmektir . Zweig bildiğimiz gibi bu kitabı yazdıktan çok kısa bir süre sonra , Brezilya'da eşi ile hayata veda ederken şu sözcüklerle insanlığa ve dünyaya fısıldıyor ...

    bütün dostlarımı selamlarım! umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."
    “artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı ama siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz"

    Teşekkürler zweig... Ruhun hep varolacak...
  • 310 syf.
    ·19 günde·9/10
    Bazı kalemlerin özel bir ruhu vardır; çünkü yazarının yüreğinde, ruhunda evrilen her bir kelime o kalemden satırlara damlarken yahut yürekte, ruhta büyüyüp hınca hınç kalemin ucundan özgürlüğüne kavuşurken, yazarının ruhunun mayasını taşır. Sanki kalemin yazmasını sağlayan asıl şey mürekkep değil de, o mürekkebe eklenen ruhun mayasıdır. Öyle alelade bir kalem değildir yazan, onca kelimeyi bir nakış misali ince ince işleyen, bir kelimeye bin anlam yükleyen...

    Bazı kalemlerin özel bir ruhu vardır işte; sadece o ruhla mayalanan mürekkebinden yan yana dökülen her kelimede, satırda hatta satır aralarında bile derine çok derine dokunan, usulcacık okurun yüreğine, ruhuna akan; velhasıl yudum yudum içilesi muazzam bir ırmak vardır.

    Ve susamışlık... edebiyata, kelimelerin büyüsüne, ruha dokunana, yazılmış ve yazılmamış olan her bir satırdaki anlamlar bütününe; bir kalemin hikmetine, tek bir satır ile an'dan,zamandan, mekandan yani demem o ki evrenin yasalarına meydan okurcasına reel dünyadan kopmaya, kendi hayal dünyanın sahnesine yeni karakterler koymaya susamışlık en çok böylesi bir edebiyat ırmağında kendini hissettirir.

    İşte sevgili Hasan Ali Toptaş'ın kalemi de o özel ruha sahip nadide kalemlerden biridir. Öyle ki, bitirilen her eserin ardından bir sürü soru işareti, hayranlıkla karışık yoğun bir etkiyle okurun zihninde baş gösterir: Bir yazar nasıl bu kadar güzel yazabilir? Bir kitabın dili, üslubu nasıl bu kadar güzel olabilir? Bir kelimeye bin anlam nasıl yüklenebilir? Yazılan kadar yazılmamış olanlar, konuşulan kadar susulanlarda saklı olanlar nasıl okurun yüreğine akabilir? Bir yazar kelimelerle nasıl böyle ustaca oynayabilir? Bir kitap bir okurda nasıl vurgun etkisi yaratabilir?

    Şüphesiz ki, her Hasan Ali Toptaş kitabının sonunda aynı soruları kendime sormaktan, dönüp dolaşıp HAT edebiyatına vurulmaktan kendimi alamıyorum. Nitekim Kayıp Hayaller Kitabı da yine bin bir soruyla baş başa kaldığım, etkisinden çıkamadığım o güzel Hasan Ali Toptaş eserlerinden biri oldu: Benzersiz, çarpıcı ve her okurda kendine başka bir kimlik bulabilen türden. Okuduğum, tek bir girişi olmasına karşın, birden çok çıkışı olan bir kitaptı. Başladık, dönüştük ve döndük ama nereye, kime? Kimden geçtik mesela? Kevser mi, Hasan mı yoksa Hamdi'nin dedesi mi? Kimdi aslolan, kimin kayıp hayallerinin tanığı olduk? Yahut her şey Şerif'in sinema sahnesine cebimizde bir kuruş oladığı halde kaçak girmemizle mi başladı? Evet, kesinlikle her şey orada başlamış olmalı! Kasaba aynı kasaba, insanlar aynı insanlar, yokluk desen yine bir tokat gibi yüzümüzde fakat, biz kayıp hayallerimizi zihnimizin heybesinde biriktirip dönüşüverdik bambaşka birine; kâh Kevser'e, kâh Hamdi'nin dedesine, kâh Hasan'a. Sonra bir uykudan uyanırcasına geldik konduk başladığımız noktaya. Şimdi asıl mesele, uykudan kim olarak uyandığımızda...

    Hasan Ali Toptaş'ın kaleminden Kayıp Hayaller Kitabı, okurunu sıradan bir kasaba yaşamının sıradışı hikâyesine ortak olmaya davet ediyor. Benzersiz ve kimliksiz bu romanda, iki çocuğun gizlice sinemanın hayal dünyasına kaçışından çok daha fazlası yer alıyor. Senin, benim, bizim olan kayıp hayallerin, aşkın, ayrılığın, yokluğun, şiddetin; velhasıl gerçek ile hayalin kesişimini bulacağınız, kitabın sonuna geldiğinizde gerçekle hayalin hangi noktada bu denli iç içe geçmiş olduğuna şaşıp kalacağınız bu güzel romana gönül kitaplığınızda yer açmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun :)
  • EDEBİYATTA GARABETÇİLER AKIMI VOL: 2

    Kalem çıkarın. Kağıt çıkarın. Adile Naşit gibi sözlü yapmayacağım ama size Canan Tan usulü yaz dizisi tadında kitap yazmanın reçetesini yazacağım;

    Gerekli malzemeler:

    - Para ama öyle böyle değil çok para. Çünkü biliyorsunuz pis fakirleri dinlemeyi de, izlemeyi de milletcek hiç sevmeyiz. Çünkü hepimiz ingiliz kraliyet ailesine mensup, bir eli yağda bir eli balda insanlarız. Öyle fakirlikmiş, parasızlıkmış bilmeyi. Ne o öyle varoş varoş haller !

    - Yağuşuklu, zengin, biraz meriç ve mutlaka ama mutlaka ' adeleli ' bir genç erkek. Çünkü Feriştah Yengemizin de dediği gibi '' Adele mülkün temelidir. '' Bu erkek öyle biri olmalı ki gerçek hayatınızda asla var olamayacak kadar mükemmel olmalı. Karda kusur olmalı ama zat-ı muhteremde olmamalı, öyle bir mükemmellik.

    - Edeleli erkeğin karşısına çıkaracağımız hırslı mı hırslı, tuttuğunu koparan, safımsı salak, her ne hikmetse elini attığı her işi başaran ve yine erkek karakterimiz gibi gerçek hayatta var olamayacak kadar mükemmel bir kız. Bu aralar bir yaz dizisi var, hastahanede geçiyor. Dizide başroldeki kız o kadar mükemmel ki steteskop hariç dizideki herkes bu kıza aşık. İşte öyle bir kız lazım kitabımız için.

    - Bu en önemlisi; Gerçeklikten kopmuş, ayakları yere basmayan, hayal aleminde yaşayan ve bütün bu özellikleri sayesinde kitabınızı beğenebilecek okurlar.

    Şimdi bol sıfırlı paralarınız sayesinde tutacağınız reklam şirketlerinin yapacağı pr çalışmaları sayesinde sizler de birer Canan Tan olabilirsiniz!


    Bir polisiye romanda altı çizilecek bir cümle olmamasını anlarım. Ama ' Büyük aşk ' diye iddiada bulunan bir kitapta altı çizilecek adam akıllı tek bir cümle dahi olmamasını anlayamam. Aşk, Sevgi, Hasret, Yalnızlık, Kavuşamama bunlar çok güçlü duygulardır. Ve gerçekten estetik anlayışı güçlü bir yazar değilseniz bunları kağıda aktarmanız, hele ki okuyucuya bu duyguları hissettirmeniz imkansızdır. Tıpkı Canan Hanım'ın hissettiremediği gibi. Bütün duygular havada kalıyor. Bütün iddialar boşa çıkıyor kitapta. Aslı denen hanım kızımızın aşkını anlatırken; ' ooo çok aşık, ama öyle böyle değil deliler gibi aşık, valla bak neden inanmıyorsun, ekmek Kur'an çarpsın ki çok seviyor ' diye bir iddia var ama bu duyguyu verecek tek bir cümle yok. Kız sevdiği adamı anlatırken ' yok şunu söyledi, yok böyle davrandı, yok böyle kucakladı beni ' gibi sığ cümleler hariç tek bir duygu durum belirten cümle kuramıyor. Aşk karşıdakinin size nasıl davrandığından çok size ne hissettirdiğidir, yaşattığı duygulardır. Ama Aslı'nın yaşadığı aşkın adı var kendisi ve duyguları yok. Şahsen Aslının aşkına ikna olmadım ben.


    Bir kitabın okuyucunun zihninde fark yaratması için; kurgu, dil, akıcılık, estetik anlayışı gibi özellikleri ile kendini göstermesi gerekir. Eğer ortaya çıkan eser bu özellikler ile bir fark oluşturamadıysa edebiyat dünyasında uzun süreli tutunması, yarınlara kalması mümkün olmaz. Bu kitapta bunların hiçbirisi yok maalesef. Nazımdan birkaç şiiri aralara serpiştirmekle iyi kitap yazamayacağınız gibi, bu kitaplar sizi iyi yazar da yapmaz. Bir yazarı yazar yapan şey, herkesin kullandığı kelimeleri ve cümleleri kendi yüksek estetik anlayışı çerçevesinde bir araya getirmektir. Jean Paul Sartre'ın deyimiyle " İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır. " Ki Nazım demişken çok daha vahim bir konuya değinmek de istiyorum. Kitapta '' Bir Adın Kalmalı '' diye bir şiir var, Canan Hanım bu şiiri Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait olarak lanse etmiş. Ama araştırmalarıma göre bu şiir Tanpınar'a değil İbrahim Sadri'ye ait. Sanırım ' Bağlanmayacaksın ' şiirini internetten kopyalayıp- yapıştıran ciddiyetsiz okurların düştüğü hataya düşmüş. Sıradan birinin böyle bir şeyi yapmasını dahi anlayamazken, büyük kitlelere hitap eden yazar olma iddiasındaki insanların böyle bir yanlışa düşmesini hiç anlayamıyorum.

    Şimdi bu sitede inceleme yazarken sık sık kullanılan bir kalıp '' dili çok akıcı, sürükleyici '' Bir kitap adam akıllı tek bir mesaj veremiyorsa, estetik bir dil kullanmıyorsa, okuyana edebi ya da düşünsel anlamda hiçbir bilgi ya da zevk katmıyorsa; sadece dilinin akıcı olması o kitabı kurtarmaz. Bütün bunları içinde barındırabilen kitaplar için dilinin akıcı olması ekstra güzel bir özellik olabilir, ama bunlar yoksa dilinin akıcılığı sadece kitabın bomboş olmasından kaynaklıdır. Tıpkı '' Yüreğim Seni Çok Sevdi ' de olduğu gibi. Dili akıcı mı, evet akıcı. Ama yazın ekranlarda görmekten artık intiharın eşiğine sürüklendiğimiz yaz dizileri kıvamında. Mütemadiyen aynı kadınları, aynı erkekleri, aynı karakterleri barındıran okuyucusuna ya da izleyicisine hiçbir şey vermeyen boş zaman ve kalitesiz okur dedektörü adeta. Tabi diyeceksiniz ki sana ne bu durumdan. Doğru bana ne! İsteyen istediğini yazar. Bu ülkede Kahraman Tazeoğulları, Ahmet Batmanlar, Azra Kohenler bile bu işin kaymağını yerken Canan Tan neden bundan eksik kalsın, haklısınız. Ama çok daha fazla hak eden yazarlar varken bunların edebiyattan milyonlar götürüyor olması onların kötü yazar olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yazdıkları 'şeylerin' - kitap diyemiyorum çünkü gerçek kitaplara haksızlık olur- hiçbir değeri yok. İyi eğitimli, zengin, güzel ve özgür kız ve yakışıklı, zengin ama biraz da hırt alfa erkeği, araya da birkaç tane Nazım dizesi ve birbirinden sahte diyalog... Al sana Canan Tan usulü ' şey ' yazmanın listesi ! Sanırım yazar hanımın diğer ekürileri gibi kaba ve nobran zengin adam fantezisi de var. Diğer kitaplarında da bu karakterin farklı isimlerdeki versiyonları bol bol mevcut zira.


    Ciddi bir okur olup da bu kitabı beğenen var mı merak ediyorum. Eğer varsa okurluğun da stockholm sendromu var olmalı. Zira bu edebiyat katillerine bu kadar prim verilmesinin başka açıklaması olamaz. Bu kitabı okuyarak harcayacağınız zamana yazık cidden.



    Bu romanı toyluk dönemimde tavsiye üzerine ergen kafasıyla okudum ama o yıllardan beri de nasuh tövbesi ile tövbeliyim kendisine. Yalnız benim lise yıllarımda nasıl zor geçtiyse; İpek Ongunlar, Şule Yüksel Şenlerler, Emine Şenlikoğulları, Canan Tanlar gırla gitmiş. Baya zor zamanlar atlatmışım. Neyse benim düştüğüm hataya düşmeyin diye yazdım bu kadar şeyi. Ortada edebi bir eser yok, karakterler kabız ve kopyala- yapıştır kıvamında, konu bayık, diyaloglar fazlasıyla sahte ve zorlama. Hayır bu kelimelerin kullanmasından hiç hoşlanmıyorum ama oturup bir adet yamaçcan ve bir adet ıtırsu içeren ' şey ' yazmak için edebiyat bu kadar katledilmemeli.


    Bir de ismi bir tek bana mı komik geliyor :)
    - Yüreğim seni çok sevdi, ama dalağım bu konuda çok isyankar, ince bağırsağım ile el ele vermiş senden vazgeçirmeye çalışıyorlar Aslı asdfghjk :))


    Son olarak belirtmezsem bu gece uyuyamam; normalde bir kitabı okumak için karar verirken kapağını göz önüne almam ama Allah aşkına o nasıl berbat bir kapaktır benim bile dikkatimi çekti. İki kuruş fazla verin daha adam akıllı, göz kanatmayan bir şeyler tasarlattırın. Kitabın içeriği çöp, bari makyajına dikkat edin değil mi ama :)

    Oh rahatladım. Şimdi bunları yazdığım için linç edebilirsiniz beni.