• Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı. Bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.

    1336 yılında Keş (Şehr-i-Sebz) yakınlarında Türk tarihinin sayısız mareşalleri içerisinde en ilginç kişilik dünyaya geldi. Kullandığı takvim dahi eski Türk takvimiydi. Çağatayca devletinin ve ordusunun dili olan lehçeydi. Moğollarla hiçbir bağlantısı olmadığı halde anasının Cengiz Han soyundan geldiği iddiasıyla bu hanedana yakınlığını ilan etti. Hiçbir zaman da han unvanını kullanmadan “emir”, “gürgen” (küregen) unvanıyla saltanatını sürdürdü. Bu saltanat 69 yıllık bir yaşamın sonunda Çin seferine çıkan ordusunun başında bitti.

    ARALIK 1402

    Bir cihangirdi ve cihangir olmayı çok genç yaşta planlamıştı. Ateşli silahlar çağına geçmeyen bir düzende büyük bir mareşal oldu. Politikası ilginçti. Cihangirin Asya’yı bir baştan bir başa geçip Rusya steplerine hatta Ege kıyılarına ulaştığı malum. İran üzerinden Suriye’ye geçti. Şam’da İbn-i Haldun’la görüştü. Bütün asırların en dâhi sosyoloğu onu teshir etti, büyüledi, o da İbn-i Haldun’u... Ortaçağda Arapça ve Farsça konuşan dünyada İbn-i Haldun kadar Türk tarihini bilen birisine çok az rastlanır. Çin seferine giderken bugünkü Kazakistan’daki Otrar şehrinde öldü. Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı, bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.

    PARLAK MEDENİYET

    Rodos veya St. Jean Şövalyeleri dediğimiz takım kolay teslim olacak birileri değildi. Hele kale savunmaları Fatih Sultan Mehmed’e dayanmış ve onun başaramadığı Rodos fethini ancak Kanuni uzun bir muhasarayla ve virayla yani savunmacıları gemi ve silah ve paralarıyla serbest bırakarak tamamlayabilmişti. Rodos Şövalyeleri’nin Timur’un kurnaz politikalarından ve amansız, hızlı saldırılarından yeterince haberdar olmamaları İzmir’in kolay teslimini sağlamıştır. Timur devleti garip bir imparatorluktu. Orta Asya onun zamanında ve hatta kendisinden sonra daha yarım asır İslam kültür ve ilminin hatta dünyadaki bilimsel gelişmelerin içinde öncü ve müstesna yeri olan bir bölgeydi. Semerkant’ın medreseleri ve yapıları bu parlak medeniyetin izlerini taşır. Torunu Uluğ Bey ise Doğu medeniyetinin son büyük astronomi, matematik uzmanıydı.

    KAZANDIRAN TAKTİKLER

    Yıldırım Bayezid’le 1402’de Çubuk civarındaki meydan muharebesi Atatürk tarafından tahmin edilen Esenboğa Havaalanı’nda cereyan etmiş, alan inşası sırasında savaşın kalıntısı olan oklara rastlanmıştır. Bu savaş politik bakımdan tam bir başarıydı. Yıldırım Bayezid’in kavrayacağı bir dünya değildi. Osmanlı ordusunun güvendiği bütün kuvvetler çoktan Emir Timur tarafından elde edilmişti. Muharebe için yorgun argın gelen Osmanlı kuvvetleri meydana çöktüklerinde adamakıllı da açtılar. Timur tarafından anında verilen işaretle Yıldırım Beyazıt Han kuvvetlerinin parçalandığı görüldü. Savaş teknikleri Cengiz Han ordularınınki gibiydi. Ama bu teknik ve taktikler çok değişmiş ki Toktamış’ın Altınorda ordusunu da gene kolaylıkla yendi. Kendinden bir evvelki kuşağın savaş taktik ve tekniklerini unutan Toktamış Han, Timur’un çok iyi özümsediği o silahlar ve stratejiyle yenildi ve Altınorda’nın da çöküntüsü başladı.

    GELDİ, YENDİ, GİTTİ

    Osmanlı Devleti’nin Ankara yenilgisiyle bir daha mahalli beyliklere güvenmeyen merkezi şedid bir kapıkulu sistemine dayanarak 15. asır imparatorluğunu inşa ettiği açıktır. Zaten devletin asıl önemli olan Rumeli kısmı ayakta kalmıştı. Fetret devri sonunda imparatorluğun o taraftan doğduğu görüldü. Çelebi Sultan Mehmed’in kardeşleriyle olan mücadelesinde adeta Timur’unkine benzer bir politika ve strateji uyguladığı görülüyor: Kuvvetler dengesini bozmak ve bozgundan yararlanmak. Orta Asya ve İran’ın her yerinde eserler bıraktı. İsfahan’daki Mescid-i Cuma’da bile Timur devrinin katkıları görülür. Anadolu’da ve Suriye’de ise böyle bir faaliyeti yok, zaten geldi, gördü, yendi ve gitti.

    TARTIŞILDI, TARTIŞILACAK

    Hiç şüphesiz ki önemli bir devir.

    Timur devir üzerinde kısa elden ve

    yetkin bir kaynak isteyenler İslam

    Ansiklopedisi’ndeki İsmail Aka’nın kaleme aldığı Timur maddesini okumalıdırlar. Atatürk’ün stratejisine hayran olduğu, umum Türk tarihinin çok tartışılan ve tartışılacak önemli bir mareşali olduğu açıktır.

    AKDENİZ’İ TİTRETENLER

    KORSANLIK günlük dilimizde ve hatta tarih edebiyatımızda deniz haydutluğuyla karıştırılır. Halbuki deniz haydutları muhtelif gemileri ele geçiren isyankâr forsalardan daha doğrusu başka gemilerde isyan çıkararak kaptanı ve tüccarı öldürüp gemiyi ele geçiren ve bazı gemilerdeki yağmadan sonra forsaları tayfa olarak kullanan, yakaladıkları insanları esir pazarlarında satıp kendine göre zincire vuran, hiçbir devletle ilişkileri olmayan, hakikaten denizlerin serseri mayınlarıydı.

    DENİZCİ OSMANLI

    Korsanlar ise çoğu zaman belirli bir coğrafyaya bağlı ve hatta bu coğrafya dolayısıyla bir devletin adına gerilla gibi denizlerde o devletin düşmanı olan gemileri yağmalayan, askerlerini yok eden zümredir. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun Garp Ocakları dediğimiz Cezayir, Tunus ve Trablus limanlarındaki gemiler ve buradaki korsanlar Akdeniz’i Osmanlılar adına titretmişlerdir. Sık sık Fransa, İspanya ve İtalya sahillerini ele geçirir, yağmalar, esir dahi götürürlerdi. Adriyatik kıyılarındaki Uskoklar ise daha çok mahalli güçleri meydana getiren korsanlardı. Bunlardan hiçbir zaman Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin, Turgut Reis gibi büyük amiraller çıkmaz ama yerel ticareti ve seyrüseferi sekteye uğratırlardı. Osmanlı tarihinde önce Rumeli’nden Anadolu’ya geçiş takip edildiği gibi Batı tarafından doğudan batıya bir hareketlilik söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu 16. asır başından itibaren bir deniz devletidir. Bazı coğrafyacılar onu İtalyan cumhuriyetleri, Katalonya, Portekiz, İngiltere ve Hollanda gibi görmeyebilirler fakat savaşan donanmalardandı ve deniz ticaretini koruyabiliyordu. O kadar ki denize yönelik ticarette başarı kazanan gemileri Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis gibi amiraller korur, denizlerde İspanya’ya karşı izlenen stratejide bunlar çok yardımcı olurdu.

    TAVSİYEYE ŞAYAN

    Bugünlerde okumakta olduğum Yeniçağ Akdenizi’nde istihbarat, korsanlık, kölelik, ihtida ve dinler ötesi diplomasi gibi alanlarda araştırmalar yapan Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın Kronik Kitap’tan çıkan “Sultanın Korsanları” adlı eseri bu süreci uzun uzun anlatanlardan. Osmanlı kaynaklarının yanı sıra Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce başta olmak üzere birçok Akdeniz arşivini kullanıldığı, Osmanlı korsanlarının Akdeniz ve dünya tarihindeki iktisadi, siyasi ve teknolojik gelişmelerin ışığında analiz edildiği bu eser tavsiyeye şayandır. 
  • D. 1884 ( İstanbul)
    Ö. 9 Ocak 1964 ( İstanbul)

    (Doğum yılı bazı kayıtlarda 1882 diye gecmekte)

    Babası ll.Abdülhamit devrinde Padişah hazinesi kâtipliği, Yanya ve Bursa da Reji müdürlüğü yapan Mehmet Edip bey, Annesi Fatma Berifem hanımdır. Annesini kücük yaşta kaybeden Halide Edip Amerikan kolejinde eğitim almış ve bir jurnal ( II. Abdülhamit öneminde jurnalciler tarafından, devlet ve özellikle saray aleyhinde çalıştığı ileri sürülenler için saraya verilen soruşturma yazısı) nedeni ile okuldan uzaklaştırılan Halide Edip II. Abdülhamit 'in bu kararını 1897 de yaptığı bir kitap çevirisi ile tersine döndürmüş ve aynı okulda eğitimine devam etmiştir. ingilizce ve fransızca tahsil eden yazar, bu liseden lisans derecesi ile mezun olan ilk müslüman kadın olmuştur.

    Halide Edip ilk evliliğini matematik öğretmeni Salih Zeki bey ile yapmis bu evlilikten Ayetullah, Hasan Hikmetullah ve Japon Rus savasinda bati uygarliginin bir parçası olan Japon deniz kuvvetleri komutani Amiral Togo Heihachiro nun ismini verdigi Togo isminde ki son çocuguyla birlikte üç oglu olmuştur. Çok küçük yaşta yaptığı bu evlilik, eşinin ikinci bir hanım isteği ile 1910 yılında sona ermiştir.

    İyi derecede yabancı dil bilen yazar, ünlü İngiliz matematikcilerinin yaşam öykülerini, Sherlock Holmes, Emile Zola, Shakespear e yöneldi ve Hamlet gibi eserlerin çevirilerini yaptı.

    2. Meşrutiyet sonrasında yazım hayatına başlayan Halide Edip kadın hakları ile ilgili yazılar yayınlamaya başladı. O dönemde Salih Zeki bey ile evli olan Halide Edip yazılarında Halide Salih adını kullanıyordu. Gazetede yayınlanan ilk yazısı Teyfik Fikret yönetimindeki Tanin de cıktı. Muhafazakar kedimden ağır eleştiri alan Halide Edip 31Mart ayaklanması sonrasında aldığı ölüm tehditleri nedeni ile iki oğlunu daalarak Mısır a gitti.
    Oradan Ingiltere ye geçerek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan Ingiliz gazeteci Isabelle Fry nın evinde konuk oldu. O dönemde ingiltere ye gidişi Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile olmuş 1909 da istanbul a geri döndü ve siyasi içerikli yazılarını yayınlamaya devam etti.

    HEYYULA ve RAIK in ANNESI adlı romanları basıldı. Bu arada kız öğretmen okullarında öğretmenlik ve müfettişlik görevlerin de bulundu. İleride yazacağı SİNEKLİ BAKKAL adlı ünlü romanı bu görevler sebebiyle İstanbul un arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıktı. Eşinden boşandığı dönemde SEVIYYE TALİP romanını yayımladı.

    1. Dünya Savaşı yıllarında Kız mektepleri Umumi müfettişliği görevini sürdüren Halide Edip , Arap eyaletlerine giderek iki kız okulu ve bir yetimhane açmış ve bu dönemde aile doktorları Adnan Adıvar ile nikâhlamıştır. 1918 yılında işgal sonrası Istanbula geri dönen Yazar bu dönemde MOR SALKIMLI EV kitabını kaleme almıştır

    Darülfünun da Batı edebiyatı okutan Halide Edip aynı zamanda Türk Ocaklarında çalışmalarına devam etti. Milli Mücadele yıllarında Amerikan mandası fikrini benimseyen ve bu fikri Sivas kongresi hazırlıkları sırasında Mustafa Kemal e sunan Halide Edip red cevabı almış, Mandaterlige karşı olduklarını belirten Mustafa Kemal 'in bu sözlerini yıllar sonra "Mustafa Kemal Paşa haklıymış!" sözleriyle tasdiklemis oldu.

    İzmir i yunanlilarin işgal etmesi üzerine bir çok mitinge katılan Halide Edip. İngilizlerin İstanbul u işgal etmesi dolayısıyla hakkında idam kararı çıkarılan ilk ısimler arasında eşi ile birlikte yer aldı. İdam kararı öncesi Ankara ya yola çıkan Halide Edip ve eşi Anadolu Haber Ajans inin kurulmasının onayı ardından burada görev aldi. Mustafa Kemal 'in yabancı gazetelerle görüşmesini sağlamak, Hakimiyet i milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal 'in yazı işleriyle ilgilenmek onun görevleriydi.

    Orduda aktif görevde yapan Halide Edip Sakarya savaşı sırasın da onbaşı oldu. Yunan lıların halka verdiği tahribatı incelemek ve raporlamakla görevli olan Tetkik i Mezalim Komisyonunda görevlendirildi VURUN KAHPEYE adlı romanının konusu bu dönemde çıkmıştır.

    ☆TÜRK'ÜN ATEŞLE IMTIHANI
    ☆ATEŞTEN GÖMLEK
    ☆KALP AĞRISI
    ☆ZEYNONUN OĞLU Adlı romanında Kurtuluş savaşının değişik yönlerini gerçekci biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur.

    Savaş boyunca cephe de görev yapan yazar Dumlu Pınar meydan muharebesi nden sonra ordu ile İzmir e geçtiği dönemde yolda yürüyüş esnasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savastaki yararliliklarindan ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

    Halide Edip Cumhuriyetin ilanından sonra Akşam Vakit ve Ikdam gazetelerinde yazdı. Eşi Adnan Adıvar ile Terakki Perver Cumhuriyet fıkrasının kuruluşunda yer aldı. Terakki Perver fıkrası kapatılıp yerine tek partili döneme gecilince, Mustafa Kemal Atatürk ile fikir ayrılığı yaşayan Halide Edip ve eşi Türkiye den ayrılıp 14 yıl boyunca 4 yılını Ingiltere de 10 yılını Fransa da gecirdi. 1939 yılında İstanbul a döndü 1940 da İstanbul Üniversitesi nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi 10 yıl kursu başkanlığı yaptı. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı.

    1950 de Demokrat Parti listesinden Izmır milet vekili olarak TBMM ne girdi ve baģimsiz olarak görev yaptı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet gazetesinde siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımladı ve görevden ayrıldı. 1955 de eşini kaybetti.

    1964 yılı Istanbul da böbrek yetmezliği sonucu hayata veda etti.

    ☆ROMANLARI

    Heyula (1909)
    Raik in Annesi
    Seviyye Talip (1910)
    Handan (1912)
    Son Eseri (1913)
    Yeni Turan
    Mev ud Hüküm ( 1918)
    Ateşten Gömlek (1923)
    Vurun Kahpeye (1923)
    Kalp Ağrısı (1924)
    Zeyno nun Oğlu (1928)
    Sinekli Bakkal (1936)
    Yolpalas Cinayeti (1937)
    Tatarcık (1939)
    Sonsuz Panayır (1946)
    Döner Ayna (1954)
    Alike Hanım Sokağı (1958)
    Kerim Ustanın Oğlu (1958)
    Sevda Sokağı komedyası (1959)
    Çaresiz (1961)
    Hayat parçaları (1963)

    ☆HİKÂYELER

    Harap Mabetler (1911)
    Daga Çıkan Kurt ( 1922)
    İzmir den Bursa ya (1963)
    Kubbeden Kalan Hoş Sevda (1974)

    ☆ANI

    Türk'ün Ateşle imtihanı ( 1962)
    Mor Salkımlı Ev (1963)

    ☆ OYUNLAR

    Kenan Çobanları (1916)
    Maske ve Ruh (1945)

    ● SİNEKLİ BAKKAL

    "Kimse kimsenin olamaz. Eşya bile bizim değil. Mülkiyet insan içinde, eşya içinde olmamalı. Sevdiğimiz her eşya esasen bizimdir. Kalbimizin içindedir. Ona o kadar sahibiz ki dünyanın orduları onu oradan koparıp atamaz."

    "Ben bu değişi duymuştum ya: sabırla körük helva olur, dut yaprağı atlas........"

    "Sevgi ölçülerinin ne çirkinlik ne de güzellikle alakası vardır"

    "Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir ?"

    (ALINTI)
    ( Bağzı kayıtlarda Ayetullah ve Hasan Hikmetullah Togo adında iki bağzılarında ise beş çocuğu olduğu yazmakta)
  • Yusuf İslam
    Yusuf İslam, Çeşme Deniz Muharebesi Faciası ve Akdeniz'de ilk Rus Donanması. Türklere Karşı Ruslar Tarafından Yapılan Deniz ve Kara Seferlerinin Doğru bir Hikayesi'ni inceledi.
    Yazar, Rauf Orbay İngiltere'de iken tesadüfen bulduğu bir kitaptan kendisine bahsedince İngiltereye giderek kitabı temin ile tercümesine giriştiğini söylüyor. Çeşme vakasının 2 yıl sonrasında savaşa katılan bir İngiliz zabitinin çalışmasını çevirmiş. Kitapta çok önemli bilgiler var. Ancak mütercim tercüme esnasında sık sık yazara karşı geliyor ve kitabın ilk sayfasında söylediği yabancı kaynakları toplayıp çevirip karşılaştırma imkanını bu konuyu daha sonra çalışacak tarihçilere bıraktığından bahsettiği kısmı yalanlıyor. Yer yer dipnotlarla, yer yer ise metin arasında İngiliz zabitin yanlışlarını söylüyor. Bu haliyle akademik üsluptan uzak olmasına rağmen 40'lı yılların Türkiyesi için güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Kitapta denizcilik terimlerinin yer yer açıklanmış olması ve yer yer de açıklanmamış olması okuma keyfini düşüren bir diğer unsur. Bu haliyle konunun yeniden ele alınıp ciddi bir çalışma ile tekrar hazırlanması kanaati hasıl oldu ancak anlattığı tarih itibarıyla önemli ve okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
  • 23 Şubat Günü Meydana Gelen Doğumlar

    23 Şubat 1685 – Alman besteci George Frideric Handel
    23 Şubat 1744 – Rothschild hanedanlığı kurucusu Mayer Amschel Rothschild
    23 Şubat 1883 – Alman yazar Karl Jaspers
    23 Şubat 1889 – Oscarlı film yönetmeni Victor Fleming
    23 Şubat 1911 – Azeri tiyatro oyuncusu ve yönetmen Şemsi Bedelbeyli
    23 Şubat 1940 – ABD’li sinema oyuncusu Peter Fonda
    23 Şubat 1954 – Ukrayna devlet başkanı Viktor Yuşçenko
    23 Şubat 1965 – ABD’li bilgisayar üreticisi Michael Dell
    23 Şubat 1983 – İngiliz oyuncu Emily Blunt
    23 Şubat 1994 – ABD’li sinema oyuncusu Dakota Fanning

    23 Şubat Günü Meydana Gelen Ölümler

    23 Şubat 1942 – Avusturya’lı yazar Stefan Zweig
    23 Şubat 1945 – Rus yazar Aleksey Tolstoy
    23 Şubat 1848 – ABD’nin 6. başkanı John Quincy Adams
    23 Şubat 1855 – Alman matematikçi, astronom ve fizikçi Carl Friedrich Gauss
    23 Şubat 1918 – Kırım Türk Millî Hükümeti’nin başvekili Numan Çelebi Cihan
    23 Şubat 1934 – İngiliz besteci Edward Elgar
    23 Şubat 1941 – Türk asker ve siyaset adamı Mehmet Sadık Bey
    23 Şubat 1946 – TBMM 4. ve 5. dönem Samsun milletvekili Mehmet Güneşdoğdu
    23 Şubat 1946 – Japon general Tomoyuki Yamashita
    23 Şubat 1965 – İngiltere doğumlu ABD’li aktör, komedyen Stan Laurel
    23 Şubat 1969 – Suudi Arabistan Kralı Suud bin Abdül Aziz
    23 Şubat 1971 – Şair ve yazar Halit Fahri Ozansoy
    23 Şubat 1990 – El Salvador devlet başkanı José Napoleón Duarte
    23 Şubat 1996 – ABD’li seri katil William Bonin
    23 Şubat 2000 – İsrailli şarkıcı Ofra Haza
    23 Şubat 2003 – Azeri oyuncu Hasanağa Turabov

    23 Şubat Günü Meydana Gelen Olaylar

    23 Şubat 1653 – Batı Anadolu’daki şiddetli depremde, Denizli, Nazilli, Tire ve Uşak’ta evler yıkıldı, binlerce kişi öldü ve yaralandı.
    23 Şubat 1660 – XI. Karl, İsveç kralı oldu.
    23 Şubat 1893 – Rudolf Diesel, dizel motorun patentini aldı.
    23 Şubat 1898 – Émile Zola, Fransız hükümetini anti-semitist tutumundan dolayı eleştirdiği için hapse girdi.
    23 Şubat 1903 – Küba, Guantanamo Körfezini ABD’ye kiraladı.
    23 Şubat 1904 – ABD 10 milyon dolar karşılığında Panama Kanalı bölgesinin kontrolünü aldı.
    23 Şubat 1919 – Benito Mussolini İtalya’da Faşist Partisini kurdu.
    23 Şubat 1921 – Ardahan’ın Kurtuluşu.
    23 Şubat 1921 – Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi için Londra’da toplanan konferans (23 Şubat-12 Mart), bir anlaşmaya varılamadan dağıldı.
    23 Şubat 1934 – III. Léopold, Belçika kralı oldu.
    23 Şubat 1940 – “Pinokyo” adlı animasyon filmi gösterime girdi.
    23 Şubat 1941 – Plütonyum, Dr. Glenn T. Seaborg tarafından ilk defa ayrıştırıldı ve üretildi.
    23 Şubat 1942 – Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti.
    23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Pasifik Cephesi’nde Iwo Jima Muharebesi sırasında Suribachi Tepesine ABD bayrağı dikildi.
    23 Şubat 1944 – Büyük Çeçen Sürgünü bu sürgünle 500 bin Çeçen-İnguş insan Anavatanlarından Orta Asya’ya sürüldü.
    23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Pasifik Cephesi’nde Manila ABD’nin eline geçti.
    23 Şubat 1945 – II. Dünya Savaşı Doğu Cephesi’nde Posen’deki Alman garnizonu teslim oldu.
    23 Şubat 1945 – Türkiye-ABD ikili yardım antlaşması imzalandı.
    23 Şubat 1945 – Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.
    23 Şubat 1947 – Uluslararası standardizasyon organizasyonu (ISO) kuruldu.
    23 Şubat 1954 – Çocuk felci enfeksiyonuna karşı Salk aşısıyla yapılan ilk kitlesel aşılama programı Pittsburgh’da başlatıldı (Sabin aşısı ise 1962’de gelecektir)
    23 Şubat 1955 – Edgar Faure, Fransa başbakanı seçildi.
    23 Şubat 1966 – Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
    23 Şubat 1978 – Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) kuruldu.
    23 Şubat 1980 – Ayetullah Humeyni, ABD elçiliğindeki rehinelerin akıbetine İran parlamentosunun karar vereceğini belirtti.
    23 Şubat 1981 – Yaklaşık 200 kişilik isyancı ordu mensubu paramilis güçler, Antonio Tejero liderliğinde İspanya parlamentosunu bastı ve milletvekillerini rehin aldı.
    23 Şubat 1987 – Büyük Macellan Bulutu içinde bir süpernova gözlendi.
    23 Şubat 1991 – Körfez Savaşı: ABD kara kuvvetleri Suudi Arabistan sınırını geçerek Irak topraklarına girdiler.
    23 Şubat 1991 – Tayland’da general Sunthorn Kongsompong, kansız bir darbe ile başbakan Chatichai Choonhavan’ı görevden alarak yönetimi ele geçirdi.
    23 Şubat 1994 – Cep telefonu şebekeleri hizmete açıldı.
    23 Şubat 1997 – Rus uzay istasyonu Mir’de büyük bir yangın çıktı.
    23 Şubat 1997 – Genetik kopyalama yöntemiyle üretilen ilk memeli hayvan olan ve 14 Şubat 2003 tarihinde ölen Dolly adlı koyunun, İskoçya’daki Roslin Enstitüsü’nde klonlandığı duyuruldu.
    23 Şubat 1998 – Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
    23 Şubat 1998 – İstanbul Üniversitesi rektörlüğü; sakallı, baş örtülü ve kimliksiz öğrencilerin yerleşke ve binalara girişini yasakladı.
    23 Şubat 1998 – Usame bin Ladin bir fetva yayımlayarak bütün Yahudi ve haçlılara karşı cihad ilan etti.
    23 Şubat 1999 – Avusturya’da Galtür köyüne çığ düştü: 31 kişi öldü.

    KAYNAK: http://www.nenedirvikipedi.com/...n-23-subat-6183.html
    Bilgimizi artırır diye düşündüm
  • İngiltere'nin istila planına Seelöwe (Deniz Aslanı) adı verilmişti. Hitler bu planı uygulamaya geçmeden önce İngiltere'ye birkaç defa barış teklifinde bulundu. İngiltere tarafından cevap alamayınca 19 Temmuz 1940'da Reichstag'da verdiği uzun bir söylevde, yenilmiş bir devlet olarak değil, "akıl adına konuşan" galip bir devlet olarak, bu savaşın devamını gereksiz gördüğünü ve İngiltere ile Almanya'nın anlaşabileceğini bildirdi. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Halifax, 22 Temmuz'da bu söyleve cevap vererek, İngiltere'nin tehdit ve kuvvet karşısında boyun eğmeyeceğini söyledi.

    Hitler'in bu barış teşebbüsleri sonuçsuz kalınca 13 Ağustos 1940'dan itibaren Alman uçakları İngiltere'yi bombardıman etmeye başladılar.
    Fahir Armaoğlu
    Sayfa 332 - Timaş Yayınları, 20. Baskı
  • Ahmet Cevdet Paşa'nın yazdığı kitabı yayınlarken Ahmet Cevdet Paşa'nın kim olduğu bilgisini de -derin bir şekilde- veren bu kaynak kitabının başlangıcıyda oldukça güzeldi.
    Ahmet Cevdet kendi deyimiyle 27 Mart 1823'te dünyaya gelmiş, ismi Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul'da eğitim görürken Şair Süleyman Fehim Efendi'den almıştır. Devrin en önemli ilim adamlarından eğitim almıştır. Ekim 1853'te Osmanlı Tarihi'ni (1774-1826) yazması için görevlendirildi. Kendisine bunları yaparken "mûsıle-i Süleymâniyye" derecesi verildi. Aynı dönemde bir de zamanının siyasi olaylarını anlatan 'Tezâkir-i Cevdet' adlı eserini kaleme aldı. İlmiye sınıfından kimseye verilmeyen 'Nişân-ı Osmânî' ünvanı verildi. Eğitim alanında da geri durmamış her anı dolu dolu geçen ömründe yeni eğitim kuralları, öğrenciler ve okulların da açılmasına katkıda bulunmuş, okullar için kitaplar yazmış ve Kısas-ı Enbiya eserini de gene bu dönemde yazmıştır. Eğitim konusuyla beraber en sevdiğim yönlerinden birisi de "Dil e" verdiği önemdir. Kendisi bu konuda çok sade ve anlaşılır bir dil kullanmakla beraber Türkçemizin iyi bir dil olmadığını söyleyenlerede cevap niteliğinde "Takvîmu'l-edvar" risalesini yazmıştır. Devlet adamlığı, tarihçilik, hukuk ve eğitimcilik gibi alanlarda oldukça uzmanlaşarak hepsinde de en iyilerin arasında olan Cevdet Paşa, kısa bir hastalık dönemi sonrası 26 Mayıs 1895'te vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    ---Birinci Kısım---
    Kitap daha başlangıcından itibaren az önce de bahsettiğimiz üzere sade dil üzerinden devam ediyor. Üstelik başlangıç olarak da 'Padişah bana görevi verdi, hemen ordan yazayım, hah tamam' anlayışı yerine öncelikle başlayacağı konu üzerine bir yazı, Tarih ve önemi gibi meseleler sonrasında Osmanlı'ya kadar gelmiş devletlerin genel itibariyle şekil yapılarından bahsedilerek, kendisine verilen göreve başlaması da onun ne kadar değerli ve isabet bir yönetici olduğunun kanıtıdır.
    Dönemin biraz daha gerisinden başlayan kitapta Peygamber dönemi sonrası ilk halifeden itibaren kısa kısa oluşumlar anlatılmış, ardından Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar olan dönem (3 Kasım 1676) anlatılarak kitabın giriş kısmı başladı diyebilirim. Burada Kanuni'den kendisine (Fazıl Ahmet'e) kadar olan dönemle birlikte, III. Mehmed, I. Ahmed, Genç Osman Vakası, IV. Murad, IV. Mehmed ve Köprülü Paşalardan bahsederek bu dönemi noktalar.
    Ardından Damat İbrahim Paşa ( 9 Nisan 1718 - 1 Ekim 1730 Sadrazamlık yapmıştır) devrine kadar olan olaylar sıralanır. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlanan bir yapı vardır. Kendisi Köprülülerin elinde yetiştiğinden çok bilgilidir ve 7 senelik döneminde ülkeyi çok iyi idare etmiş ve kalan dönemlerde de diğer vezirler onun boşluğunu değil doldurmak,eline leke sürememiştir. Üstelik şahsi kin ve çıkarlarını devlet menfaati üstünde tutup Paşa'yı idam ettirenler, alınan başarısızlıkların neticesinde kendilerini kurtaramadıkları gibi, dönemin padişahı 4. Mehmet de tahttan indirilmiştir. Bu Paşa neden bu kadar önemli kardeşim, padişahlara bile bu kadar değinmedin gibi şeyler de eğer düşünürseniz sizlere açıkça belirtmem gerekir ki eğer bu paşa olmasaydı Osmanlı ekonomisi daha o devirden iflas edecekti. Önceki Osmanlı Tarihi kitabında da bahsettiğim üzere kendisi halk üzerindeki vergileri hafifletmiş, ağır vergileri kaldırmış ve o meşhur "Devletlerin gerçek gelirleri halkın servetine dayanır. Onun için devlet gelirini arttırmak, halk servetini çoğaltmakla olur" mantığından hareketle o dönemin hazinesini tam tamına 5 kat arttırmayı başarmıştır. Böyle önemli bir zat (Ruhu şad olsun) sadece çekememezlik ve kişisel nefret yüzünden idam ettirilmiş ve herkes cezasını fazlasıyla almıştır. (Şükürler Olsun) Paşa harici burada II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet'e değinilmiş ancak daha çok Paşalar üzerinde durulmuştur. Baltacı Mehmet Paşa'da bu paşalardandır. Kendisinden sonra Damat Ali Paşa dönemine kadar sık sık Sadrazam'lar başarısız olduklarından değiştirilmiştir. Öyle ki Bazı tarihçiler "Böyle kısa zaman içinde bu kadar fütuhat padişahlar içinde Yavuz'a, vezirler içinde Damat Ali Paşa'ya nasip olmuştur" derken ; 'halkın can dostu biricik ve asla ihanet etmez kimseler (!!!)' ise "Vezir öldü, ordu bozuldu ama bize de emniyet geldi" diyerek hiç utanmadan alçakça ve haince konuşmuşlardır.
    Ardından da Ragıp Paşa devrine kadar olan bir bölüm daha eklenmiştir. Bu kitapta padişahlardan çok paşalar söz konusu olsa da önceki incelemem de gerektiği kadar hatta çoğu yerde gereğinden de fazla olarak Padişahlar ile ilgili bahis vermiştik diye düşünüyorum. Damat İbrahim Paşa başa getirilmiş, savaşlar son bulmuş, Meşhur Lale Devri başlamış, Paşa (!) müsveddesi Ruslara, kan dökülerek alınan yerleri keyiflerine göre fazla fazla vermiş, ordugahlar yerine eğlence yerlerinin açıldığı, en çok eğlenilen ama yıkılışa kadar zararın çekileceği bir döneme girilmiştir. Halk'ın bile bu durumda meşhur bir sözü vardır bu paşacık hakkında. "Vezirlik rütbeleri eskiden layık olanlara verilirken, şimdi helva sohbeti yapanlara tevcih edilir oldu. Bunca ehli İslam düşman elinde kaldı" sözleriyle de İbrahim'e gönderme yapmışlardır. Sonunda beklenen isyan çıkmış, Sultan Ahmet, İbo ve saz arkadaşlarını öldürtüp asilere teslim etmiş (devlete baş kaldırmayıp, İbrahim'in gitmesini istemişlerdir ancak isyan ettikleri için konu ne olursa olsun asi olarak anılmışlardır) gene de tahttan olmuş ve yerine de 25 yıl hükümdarlık yapacak ve devleti biraz olsun feraha kavuşturacak Sultan Mahmut gelmiştir.
    Ardından Hicri 1188 yılına kadar olaylar verilmiştir. Bu tarih aynı zamanda padişahın, Ahmet Cevdet Paşa'dan yazmasını istediği asıl tarih yani Miladi olarak 1774 yılına tekabül eder. Bu devirde Ruslarla olan mücadele ve Rus çarının devrilip yerine Katerina, imparatoriçe olmuş ve kocasını öldürtmüştü. Bu dönemde Ruslar bize ağır zayiatlar verdirmiş ve önlem alınamamıştır. Ardından Ahmet Cevdet Paşa, birinci bölümü Kırım ile mücadeleler ve Küçük Kaynarca Anlaşmasının tam metniyle bitirmiştir. Bu bölüm sonrası da zaten 1774 yılı ile asıl istenen yer olduğundan, ilk önce Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmasından başlamak, kanımca oldukça doğru bir karardır.
    1. Kısmın 2. Bölümünde ise 1188 Senesi olayları üzerinde durulmuştur. Bu yıla Miladi olarak 1774 ve 1775 yılları dahildir. Burada I. Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışı, ardından imzalanan Küçük Kaynarca ve gereksiz vezirlerin fazlalığı gibi işlere öncelik verilmiş, Ardından Kırım Hanlığı ile uğraşılara karşı Ruslara, Takrir verilerek birtakım istekler dile getirilmiştir. Bunun yanında bu bölümde bir de önceki kitapta da bahsettiğim üzere uzun zamandır sarayda şehzade doğmama sorunu vardı ve Recebin 7. günü Sultan Mehmet dünyaya geldiğinde 7 gün 7 gece kutlama yapılmıştır.
    1. Kısmın 3. Bölümü ise 1193 senesine kadar yani 1779-1780 arası dönemi kapsar. Burada yapılan bazı düzenlemelerden söz edilir. Levent Askerlerinin kaldırılması gibi(Kuyucu Murat Paşa bunların kökünü kazımıştı), Harameyn Rütbesi Değişiklikleri, Askeri alanda yapılan düzenlemeler söz konusudur. Tımar ve Zeamet Nizamnamesi yayınlanmıştır. Birçok tayin ve sürgün bu dönemde gerçekleşmiş, İran'a sefer düzenlenmiş, Hindistan yardım istemiş ama yardım gönderilememiştir. Keza Hindistan gibi bir bölge şimdilerde küçümseniyor olsa bile o dönemde yeni keşif yerlerinden olduğundan ve birçok müslüman barındırdığından başta İngilizler olmak üzere diğer Batı devletlerin aksine oralara minimum da olsa Osmanlı Tuğrası bile göndermemek böyle bir bölgede nüfuz sahibi olamamak Osmanlı'nın başını ağrıtacak ve ileride de kendisine sorun oluşturacaktı. Sorunlar sadece bununla mı sınırlıydı, hayır. Osmanlı idarecileri tabiri caizse herşeyi 'sallamaya' başlamıştı. Vehhabilik denilen bir sapkınlık ortaya çıkmış, önemsenmemiş, arap halkı tarafından da desteklenmiş ve ta II. Mahmut döneminde onun kahramanlığı ile yenildiler. Ermeni meselesi sorun olmuştur. Asıl Ermeniler bizim devletimizin yanında olurken, Katolik olanlar Osmanlı aleyhine çalışarak devleti arkadan vurmaktan -o kadar da affedilmelerine rağmen- vazgeçmemişler ve kardeşin kardeşe düşmanlığının en beter örneklerini vermişler, tarihin can kardeşleri, can düşmanları olmuşlardır. Bu sorun ise günümüzde devam etmektedir. 1193'e kadar olayların arasında yine bir Kırım sorunu ve Rusya ilişkileri sorun olmuş, Donanma Karadeniz'e çıkarılmış ancak Katerina'nın İran Şahı ile anlaşmasıyla 2 cepheden saldırıya uğrayınca pek etkisi olmamıştı.
    1. Kısımın 4. Bölümünde ise 1193 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1779-1780'e tekabül eder. Bu dönemde Rusya ile Aynalıkavak Senedi imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre daha hafif olan bu metinde Katerina istediğini fazlasıyla elde etmiş ve Kırım'ı da savaşmaya gerek duymadan almıştır.Bu dönemde Şehzade Süleyman'ın doğumunu da ayrıca eklemek gerekir. Herkesin malumu olan paşa değişikliklerinin de sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde 'Kara Vezir' diye anılan Seyyit Mehmet Efendi sadarete yükseltilmiştir. Sadrazam askerlik işlerinde de o kadar gayretlidir ki padişah kendisine 'Çırağı hasım, nizam-ı devletim ve eşsiz vezirim' diye hitap etmiştir.
    1. Kısımın 5. Bölümünde ise 1194 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780 yılına tekabül eder. Bu devirde bir İngiltere-Fransa savaşı olmuştur. İngilizler, Amerika ile uğraşıyor, Fransızlar Amerikalılara destek veriyor ve Amerika bağımsızlığını ilan ediyordu. Bunun ardından Amerikan Cumhuriyetini Fransa tanımış ve gerilimin ardından İngiltere ile Fransa savaşa girmiş, Avrupa'nın kendi aralarındaki en büyük savaşlardan birisi yaşanmıştı. Bundan gayrı bu sene içinde devletin kendisinde de bir takım olaylar olmuştu. Enveri Tarihinin (Enveri Efendi) padişaha sunulması, Emirgan Camisinin yapılması gibi.
    1. Kısımın 6. Bölümünde ise 1195 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780/1781 yıllarını içine alır. Bu dönem Şehzade Sultan Mehmet ve Sadrazam Seyyit Mehmet Paşa'nın vefatı ile başlar. Garip olan şudur ki bu iki kişi de aynı gece ölmüşler. Burada bazı olaylar çok dikkatimi çekti. Örneğin 'Tütün İçme' meselesi çok tartışılır olmuş, helal ve haram olduğu konusunda çok tartışmalar yaşanmış ancak bir fetva verilememiştir çünkü toplanan meclislerde artık tütün kullanmayan kişi sayısı 2-3 kişiyi geçememiştir. Ahmet Cevdet Paşa 2. kısıma geçmeden evvel son olarak İspanya ile Antlaşma imzalandığı bilgisini de ekleyerek birinci kısmı noktalamıştır. Aslında bu kitap birinci cilt olarak geçer ama mesela bu kitapta aslında 3 ayrı cilt olan yazılar tek cilt olarak verilmiş olup, 3 bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bu Antlaşmanın adını araştırsam da bulup da yazamadığım gibi Ahmet Cevdet Paşa'da antlaşmanın adını yazmadığı gibi, araştırmalarımda da genel olarak eğer doğruysa bu antlaşmanın çok gizli yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayım ama adının bile bulunamaması çok garip doğrusu.

    ---İkinci Kısım---
    1. Bölümde 1196 (1781-1782) senesinin olayları ele alınmıştır. Bu senede de devam etmekte olan bir Kırım meselesi vardır. En sonunda burayı Rusya işgal etmiş, aslında objektif bakarsak hem Osmanlıyı, hem Avrupayı hem de kendini kurtarmıştır ancak olan gene masum ve savunmasız halka olmuştur ki beni tek üzen de bu dur. Çünkü Osmanlı, kendi saray etrafı hariç Anadolu insanını bile yeterli ilgi ve alakayla besleyememiştir. Bunda suç aslında hiçbir dönemde padişahta olmamış, saray annelerinden başlayan fitne ve fesat tohumları zamanla vezirler ve hatta Şeyhülislam denilen islamın en büyük (!) insanları arasında dahi Allah gazası yerine Dünya işlerine bırakmaya sebebiyet vermiştir. Rusya-Kırım-Osmanlı dönencesi uzun zaman olduğu gibi bu dönemi de oldukça meşgul etmiştir.
    2. Bölüm de 1197 (1782-1783) senesinin olayları ele alınmıştır. Tahmin edeceğiniz üzere gene Rusya-Kırım-Osmanlı sorunuyla başlayan bir dönem. Rusların Kırımı işgal etmeleri ile başlıyor. Bu bölümde ayrıca Devlete olan borçların ödenmesi için yayınlanan ferman, Fas elçisinin sorgulanması ve Rusya ile yapılan Ticaret Antlaşması eklenmiştir. Bunun yanında İngiltere, Kırım meselesi için aracılık teklifi yapmış, Amerika'nın Kuruluş ve Bağımsızlığı işlenmiş son olarak da İrandaki gelişmeler ile Rus-İran ilişkilerine değinilmiştir. İran'da Nadir Şah'ın ölümü sonrası başa gelen Ağa Muhammed Han, Rusya'yı yok etmek ya da en azından belayı defetmek için Osmanlı ile anlaşmaya çalışmış ancak dönemin oldukça zeki (!) ve akıl deposu (!) Osmanlı idarecileri bu yakınlaşmaya Tenezzül (!) bile etmeyerek ne kadar cahil ve bilgisiz ayrıca yönetme ve yönetimden de ne kadar uzak olduklarını bir kere daha kanıtlamışlardır.
    3. Bölüm ise 1798-1799-1200 yıllarını kapsayan döneme ayrılmıştır. Bu dönemi miladi takvime göre ; 1783-1784, 1784-1785, 1785-1786 dönemi olarak da sınıflandırabiliriz. Harp dönemine doğru eski gücünden uzak ve neredeyse savaşmayı unutmuş ordusuyla Osmanlı'ya karşı diğer devletler -en küçükleri bile- hareketlerinde değişikler gösteriyor. Sanki yıllardır huzur içinde yaşadıkları devlet Osmanlı değil de diğerleri gibi hareket ediyordu. Bu sapkın düşünce çok çabuk yayılıyordu. Nitekim bunların yanında Rusya'dan kendine örnek alan Nemçe ve Prusya (Almanya) birbiri ardına saçma isteklerle Osmanlıya geliyor, Osmanlıyı oyuncak olarak görüyorlardı. Osmanlı'nın bu zorlu durumunu mecliste Şeyhülislam ve Müftüzade'nin aralarındaki konuşmalarda Müftüzade'nin oturumu kapatan son konuşmasından aktarıyorum. Bu mesele Kırım'ın elden çıkmasıyla alakalı olup, gayet de yerinde bir örnektir ama o çok kafalı (!) devlet adamları bunu anlamakta gecikmişlerdir. "Şeriat'ın gereği budur ki, bir meselede şerler bir araya gelir de hayra yer kalmazsa şerlerin en ehvenini kabullenmekten başka çare yoktur, vacip olan da budur. Mesela bir mümin namaz kılmak isterken elbisesi pislenmiş olsa, başka giyeceği de yoksa namazını çıplak mı kılacak yoksa kirlenmiş elbiseyi giymiş olarak mı? Eh, çaresiz çıplak değil, kirli elbise ile namaz kılacaktır" sözü ile mesajını çok net vermiştir.

    ---Üçüncü Kısım---
    Bu cilte de ayrı parantez açmak gerekiyor. 3. kısım da tarihler verilmemekle birlikte 1201 ve 1202 yıllarına yani 1786-1787 ve 1787-1788 yıllarına değinilmiştir. Bu cilt de kendi içerisinde 6 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerde nelerden bahsedileceğinden kısaca bahsedersek ; 1. Bölüm de Arabistan dolaylarının eski ve yeni olaylarını, 2. Bölüm de Hindistan Haberlerini, 3. Bölüm de Kafkasyanın durumu ile Dağıstan, Gürcistan ve Çerkezlerin Hali, 4. Bölüm de Rumeli'ye ait bazı önemli olayları, 5. Bölüm de İslam milletlerinin durumları ve Rusların saldırılarını son olarak 6. Bölümde de 1201-1202 yıllarının hadiseleri, Rus ve Avusturya seferlerinin sebepleri anlatılacaktır.
    1. Bölüm Mısır Tarihi ve Mısır'da gelişen olaylar anlatılarak başlanmıştır.Burada Fikariye ve Kasımiye adlı 2 gruptan bahsedilir. Bunlar arasında çok şiddetli savaşlar olmuş ve Osmanlı tutucusu Fikariye, Mısır tutucusu Kasımiyeleri yenmiştir. Mısır emirlerinin ileri gelenlerinden birisi olarak hemen akabinde Cezzar Ahmet Paşa işlenmiştir. Kendisi hünadi araplarını yakalayıp öldürmesiyle nam saldığından kendisine cellat anlamına gelen 'Cellat' lakabı verilmiş ve Mısır'a çağırılıp zaptiyenin başına geçirilmiştir. Burada Ali Bey ve Salih Beylerle iyi geçinmiş herkesi dize getirmişler ancak bu 2 Bey'den Ali Bey Salih Beyi öldürmek isteyince Cezzar, ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem diyerek bunu Salih Beye haber vermiş, pek akıllı (!) Salih Bey de bunun olacağına ihtimal vermediğinden, Cezzar'a inanmamış, Cezzar o gece Osmanlı topraklarına (İstanbul) kaçarak hayatını kurtarmış, Ali Bey de can dostu Salih Bey'i öldürerek tek kalmıştır. Ancak Ebuzzeheb Mehmet Bey sayesinde Rus İmparatoriçesine uyan Ali Bey birlikleri yenilmiş ve kendisi de zehirlenip öldürülerek hak ettiğini bulmuştur. Bunun harici olarak ilk bölümde Lübnan ahalisine değinilmiş, Dürziler ve Nusayrilerden ve onların sapkın inançlarından bahsedilmiştir.
    2. Bölüm ise Hindistan ve Osmanlı ilişkileri ele alınarak yazılmıştır. Burada Hintlilerin karşılaştıkları İngilizler ve Fransızlardan şikayetleri üzerinde durulmuş ve Hint elçisinin Osmanlıyı ziyarete gelmesi konuşulmuştur. Burada ilgimi çeken hadise, Hintlilerin gönderdiği elçilerin hediyesidir. Çünkü hediye olarak 'Şehir' göndermişlerdir. Evet yanlış okumadınız, Hint şehirini hediye olarak göndermişlerdir.
    3. Bölüm ise Kafkasya, Dağıstan ve Çerkez kavimleri üzerinden bir anlatıma tabidir. Burada en çok Çerkezler ve adetlerinden bahsedilmiş - bu biraz da onların Osmanlıya bağlılığından olsa gerek- benim de aklımda onlarla alakalı şu Hırsızlık ve Sadakat konuları kalmıştı. Adetleri çok değişik olsa da insanlıkları ve özellikle sadık olmaları çok hoşuma gittiği için bir de haklarında bir alıntı paylaşmıştım kitabı okurken. Zina ve Livata, İslam öncesi ve sonrasında da yapılması kesin olarak yasaktır. Aslında birçok adet benzediği için İslam'ı kabullenmeleri de onlar için zor olmamıştır.
    4. Bölüm de ise kısaca (birkaç sayfa) Rumeli üzerinde durulmuştur. İşkodra olayları anlatılmış, Arnavut sorunları üzerinde durulmuş, uzak yer olduğundan bahsedilerek bunlara yumuşak davranıldığı ve sorunların çoğaldığından bahdilmiştir.
    5. Bölüm de İslam Dünyası ve Rus polisikası üzerinde durulmuş, tam metin olarak Rus Çarı Petro'nun vasiyeti eklenmiştir. İslam Dünyası döneminden giriş yapılmış ve bu dönemde Batı medeniyetine (!) gönderilen bir saatin bile büyü eseri olarak bakıldığı gözlemlenmiş, bu büyük Batı Medeniyeti (!) gelen hediyeler karşısında -hiç görmediklerinden- büyük şaşkınlık duymuşlardır. Gelin görün ki bir sonraki çağda yıkanmasını bilmeyen Batı, medeniyetin beşiği Doğu'ya nasıl yaşanılacağını öğretecekti. Ardından İslam devletleri bahsiyle konu Osmanlı'dan açılmış ama Osman Gazinin, Orhan Gaziye üç maddelik vasiyeti yazılmıştır. Ardından da son bölüm olayları yani 1201-1202 (Hicri) ele alınarak bu cilt de tamamlanmıştı.
    6. Bölüm Fransa İhtilali ile açılmış, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki durumlardan bahsedilerek Rusya'ya harp ilanıyla son bulmuştur. İngiltere ve Rusya arası gerginlik sonrası Rusya'ya bizim de harp zamanımız başka Kırım meselesi sebebiyle artık gelmiş, askerden daha çok halk bunu dile getirmiştir. 4 Rebiulahir 1201'de yani günümüz takvimine göre 24 Ocak 1787'de mecliste bir toplantı olmuş ve harp fikri görüşülmüştür. Ardından Rusya'ya harp ilan edilmiş ve Rusya'ya açılan savaş hakkında Osmanlı bir Bayenname yayınlamıştır. Burada bir de padişah yazısı vardır ki o yazıdan bir kısım gönlümü aldığından aynen aktarıyorum. "İğreti bir emanet olan dünya hayatı için ehli İslam'ın hakarete tahammülü olmaz" şeklinde. Çok net dille yazılmış Padişah'ın sefer yazısından alıntıdır. Bir de bu dönemde Vasıf Efendi Sefretrnamesi vardır ki açıkça internetten bulabilirseniz okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir ve kendi tahminlerime göre İstanbul Üniversitesi nadir eserler bölümünde olması muhtemel, yoksa da tedarik edilmesi lazımdır. Burada İspanya ve oradaki olaylar anlatılmıştır.Bununla birlikte de 3. cilt sona ermiştir.

    ---Dördüncü Kısım---
    1203 (1788-1789) senesi olaylarıyla başlar. Rusya seferi için padişah Yusuf Paşayı başkomutan seçmiş, ona Sancak-ı Şerif'i vermiş ve kendi oğlunu bile şikayet edebileceği özgürlüğü tanımıştır. Ordu, karadan Edirne'ye gelmiş, denizden de donanmamız Karadeniz'e çıkıyordu. Burada Kaptanı Derya Hasan Paşa adında gerçek bir paşa ve büyük bir zat vardı ki, Osmanlı dara düştüğünde 12000 akçe altın vermiş, geri istememiş ve günümüz diliyle söyleyecek olursak bazı uzuvları havalara kalkmamıştı. Böyle bir Paşa, savaş emri ve kumandanlığı kendisine verilince tüm kölelerini azad etmiş, eşiyle bile bir daha görüşemeyeceğiz diyerek vedalaşmış herkesten helallik alarak ordudan kaçan askerlere örnek olmuştur. Ancak savaş zamanı gelip çattığında tek kalmış, korkak kumandanlar askerinde moralini bozmuş, hatta kaçan bir kumandan daha boğazda gemisinden inmeden boğdurularak ibret olsun diye başı kesilip sergilenmiştir. Özi kuşatılmış, donanmamız 2 ateş arasında kalmış ve ya karaya oturmak ya da yanmak suretiyle ağır hasar almıştı. Kayıplar arttıkça üzüntüden Abdülhamid'in sağlığı da oldukça bozulmaya başlamış nitekim daha fazla vücudu dayanamayarak vefat ediyor ve yerine de III. Selim geçiyordu. İlk iş olarak orduya el atan Selim, gereksiz yere orduya kaydolup haksız kazanç elde edenleri kesmiş ardından birtakım mali düzenlemelerle halkı sıkmadan düzgün vergi almaya çalışmış ve haksız vergiyi ortadan kaldırmıştır. Maddi ve manavi rüşveti ortadan kaldırmayı amaçlamış. Maddi rüşveti zaten biliyoruz, manevi rüşvette yüksek ve önemli kademelere gelenlerin hatıra üsulü olarak getirilmeleri idi. Yeniden savaşa dönecek olursak, savaş gittikçe uzuyor ve devletler zora düşüyordu. Rusya bile buna dahil. En sonunda Yaş Antlaşması imzalanmış ve barış yapılmıştı. Bu savaş sonunda ordu ve Yeniçeriler iyice ne olduklarını belli etmişler ve yeni ordu düşüncesi de akıllara yerleşmeye başlamıştır.

    ---Beşinci Kısım---
    1204 (1789-1790), 1205 (1790-1791) ve 1206 (1791-1792) dönemleri kapsayarak 3 bölüm halinde verilmiştir.
    1. Bölüm de 1204 senesi olayları anlatılmıştır. Burada Gazi Hasan Paşa'ya değinilir, Selim'in onu 3 gece rüyasında görüp sadarete getirdiği konuşulur. Ölümü sonrası Selim çok üzüntülü ve hiddetli olduğundan kelle korkusundan bir süre yanına kimse yaklaşamamış ve Selim de bu paşa sonrası kimi tayin edeceğini bilememiştir. Bazı çok akıllı İslam Bilgini (!) sıfatlılar da aman onlar Hristiyan, onlarla ittifak olmaz diye fetvalar veriyor, devlet adamlarının çok afedersiniz ama bu "Eşekliği", cânım Osmanlı'ya pahalıya patlıyor, devlet güç kaybediyordu. Gene de böyle bir zamanda şükürler olsun 1790 yılı Ocak ayında Prusya ile 5 maddelik ittifak imzalanmış da devlet biraz nefes almıştı. Ancak o vezirzadeler biraz olsun akıl alamıyor, önünü göremiyor, diploması bilmediklerinden anlamadıkları herşeye haramdır diyerek devlete zarar veriyordu ve üstünde yaşadıkları devlete ihanet etmenin de değil İslamiyet, hiçbir dinde yeri olmadığını düşünüyorum.
    2. Bölüm de 1205 senesi olaylarını konu edinmiştir. Burada artık vezirler yermek kendi haline bırakılıyor çünkü ordu bile -sürekli değiştikleri için- vezirlere itimat etmiyordu. Hem Osmanlı hem de Rus durumları kötüleşmiş 2 tarafta barış istiyor ama bunu açığa vuramıyordu. Nitekim İsmail kalesinde şehit olan 30000 askerimizden sonra Rusların da 15000 kayıpları göz önüne alındığında durumumuz oldukça açıktır.
    3. Bölüm de ise 1206 senesi konu edinmiş ve burada mühim hadise artık saray sınıfı ya da oradaki rütbeliler veya da halk değil bizzat ordunun verilen kararlara isyan etmesidir. Burada aslında bilinmelidir ki isyanlar gerçekte padişaha değildir ve kolay kolay da yapılmaya cesaret edilemez. Genellikle yöneticilere fazla vergiden veya komutanlara yanlış yönetim ve askeri haksızlıklar yaptıkları gerekçesiyle çıkar ve büyür. Bu dönemde yine Viyana'ya elçi gönderilse de dönem adına bana göre en önemli olay gene bir Sefaretname'dir. Buna göre Azmi Efendi'nin Prusya yani Almanya Sefaretnamesi kitapta paylaşılmış oldukça akıcı ve güzel bir eserdir ki mutlaka tarih severler o dönemin şartlarını göz önüne alarak bunu okumalı, bu dönemden itibaren Dünya Savaşına kadar neden Alman ekolü benimsenmiş, bunun hakkında fikir edinmelidir.

    ---Altıncı Kısım---
    1792 (1207) senesi olayları anlatılarak başlanmıştır. Burada bahis askeri düzen üzerinden açılmıştı. Buna bağlı olarak birtakım yeniliklerle birlikte ıslahat raporları hazırlanmıştı. Bunların özeti kitapta verilse de bir de 'Layiha' hazırlanmış, Nizam-ı Cedid çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda Levent Çiftliği Kanunu çıkmıştır. Bu kanunun özeti de kitapta verilmiştir. Ticarette denizciliğimizin sorunları ve gerilememiz ile Lehistan'ın paylaşımı ve Lehistan elçisinin hareketleri konuşularak bölüm kapanıyor.
    1793 senesi olaylarıyla devam edilmiştir. Burada Elçilikten bahdilmiş geçen konunun devamı olarak bir başlangıç yapılmış. Bir 'Zahire' meselesi ortaya çıkmış, III. Selim bu konuda ticaret serbestliği getirmeye çalışmıştır. Vehhabilik meselesine değinilmiş, bunun yazarlarından bahsedilmiştir.
    3. Bölüm 1794 senesi ele alınarak yazılmıştır. III. Selim, bahriye alanında da Fransız ekolü kullanmış ancak gene pek akıllı (!) vezir müsveddeleri bunun yanlış olduğunda fetva verdirmişlerdir. Bu dönemde en önemli olaylardan birisi Yusuf Agah Efendi benim için çok önemlidir. Bu elçi, Avrupa'ya gönderilen ilk elçidir. Ayrıca bir de Sefaretnamesi vardır ki kitapta bunun da verilmesi isabet olmuştu. Tabi bir de dönemin en önemli olayı Fransız İhtilali de bu dönem de gerçekleşmiş ve kitapta da kendisine yer bulmuştur.
    4. Bölümde de devam olarak 1795 senesi olayları ele alınır. Avrupa'nın durumuyla başlanmış, Paris'te patlak veren ihtilali bastıran Napolyon'un Fransız Başkumandanı olması işlenmiştir. Bu dönemler oldukça kısaltıldığından fazla bilgi de ekleme şansımız olmuyor.
    5. Bölüm 1796 senesini anlatır. Bu dönemde bazı olaylara ve elçi tayinlerine yer verilmiştir. Agah Efendi'nin İngiltere gönderildiği ve ilk elçi olduğundan bahsetmiştik. Burada bunlara ek olarak İmrahim Afif Efendi'nin Nemçe'ye ve Ali Efendi'nin Prusya'ya gönderildiği yazılmıştır. Bunun harici bazı düzenlemeler olmuştur. Burada da ilgimi çeken 'Kahve' konusudur. Önceleri kahve ve çubuk içenlerin idam edilmişliği bile vardır ancak aşırı yaygınlaşması sonrası devlet bunlardan vergi alma dönemine girmiştir.
    6. Bölüm ise 1797 senesi olaylarını ele alır. Burada elçilik hukukundan bahis açılmış ayrıca Paris elçisi Seyit Ali Efendi'nin Sefaretnamesi vardır. Bu Sefaretname'de değerli bilgiler taşır. Bununla birlikte bazı vefatlara değinilmiş, burada benim ilgimi çeken şiirleri olmuştu. Örnek verecek olursak ;
    "Bu nevbaharda ancak açıldı lâle ve dağ
    Kürşad-ı gonca-i dil kaldı bir bahara daha"
    şiirini örnek verebiliriz. Ardından İç ve Dış olaylara değinilmiştir ki burada Napolyon devrededir. Bize zarar vermek şöyle dursun, iyilik yapmıştır. Yani en azından kısmen. Malta'ya ordusuyla girmiş, Müslüman esirleri serbest bırakmış ve Malta Korsanlarından kurtulduklarını, sevinmelerini bu haberi de OSmanlı topraklarına gidip yaymalarını söylemiştir.
    7. Bölüm de 1798 olaylarını anlatılarak toplamda basımı 2 Ciltten oluşan bu kitabın ilk cilti burada tamamlanmıştır. Burada Rumeli olaylarından ve Fransa'nın Mısırı işgalinden söz edilmiştir. Napolyon aslında halka iyi davranmış ve Osmanlı yanlısı gözükmüştür. Hatta askerleri de kimseye haksızlık etmemiş, aldıkları malın karşılığını da vermişlerdir. Ancak gene de kendine güven oluşturamayan Napolyon'un donanmasını bir de İngilizler yakınca olanlar olmuş, Napolyon geri çekilmek zorunda kalmış, Cezzar Ahmet Paşa burada öne çıkmıştır. Osmanlı ve İngiliz ittifakı ile Napolyon geri çekilmek durumunda kalmıştır. Kitabın ilk cildi de burada tamamlanıyor.

    ---Yedinci Kısım---
    1. Bölüm 1798 senesi olaylarını ele alıyor. Burada dikkatimi çeken Fransız işgali sonrası Mısır'ı kurtarmak için İngiltere ve yıllardır savaş verip kan döktüğümüz Rusya'ya güvenerek ittifak yapmak ve Mısır'a girdiğinde hem Osmanlı hem Fransa bayrağını aynı yere birlikte koyan Napolyon'a savaş açmak oldu. Açıkçası sizi bilmem ama bana saçma geldi. Zaten toprak kaybediyorsunuz, diploması bilen 2 adamınız olsa da Fransa ve İngiltere'yi geçmiş sorunlarından birbirine düşürseniz, Alman ve Rus tarafı da zaten bu gruplaşmaya katılacak, siz de Mısır'ı rahatça alacaktınız. He gene almadınız mı, aldınız ama kolayı varken, diploması varken, boş yere askerimizin şehit olması içimi acıtıyor. Çünkü o dönemde askerimizin savaşacak eğitimi, giyecek kıyafeti, kullanacak silahı hatta yiyecek ekmeği bile olmadığını ve hazinenin durumunu her yerde okuyoruz.
    2. Bölüm 1799 senesiyle devam etmiştir. Burada Napolyon hakkında kısa bir değerlendirme yapılıp Fransızların yeniden Mısır hakimiyetine değinilmiştir.
    3. Bölüm de 1800 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemin ilgi çekici olayları olarak Napolyon sonrası Mısır işgalcilerinin başına geçen General Kleber'in, Mısır'da Ezher öğrencisi Süleyman tarafından hançerlenerek öldürülmesi vardır. Nizam-ı Cedid askerleri çoğaltılmaya çalışmış bunun yanında ok ve yay gibi dönemin geri kalmış ilkel sayılacak silahları yasaklanmış, yerine "Kurşun" kullanmaya başlanılmıştır.
    4. Bölüm 1801 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemde sadece ülkenin içinde bulunduğu durumdan bahsedilmiştir. Fransızlar sonunda kendileri de isteyek anlaşılmış olduklarından Mısır'ı terketmişlerdir. Bunun ardından kutsal topraklarda devlete bela olan Vehhabiler'e yönelinmiştir. Rumeli olayları konu edinilmiştir ve en önemlisi yılların Yeniçeri birliğinin ne hallere düştüğü üzerinde durulmuş, donanma gücümüzden bahsedilmiştir.
    5. Bölüm 1802 olaylarıyla geçer. Burada Vehhabiler ve kim oldukları, ne yaptıkları, kim tarafından kuruldukları ve yayılmaları ele alınmıştır. Abdülvehhab oğlu Mehmet tarafından Hanbeli mezhebinde iken sonradan Vahhabiliği ortaya çıkarttığı, Osmanlı'ya düşman olduğu ve onların mallarının vs alınmasının 'Sevap(!)' olduğunu belirten bu adama, yağmacılık kültürüne alışmış olan Arap halkı da çabucak ısınınca önemsiz gözüken bu sorun bir anda büyümüştür.
    6. Bölüm 1803 yılı İç ve Dış olaylar ile Ruznamecilik hakkındaki bahis ile kapatılmıştır. Ruznameyi kısaca günlük gelir ve giderlerin tutulduğu defter, Ruznameciyi de bu devterleri tutan kişi olarak tanımayabiliriz. Buna günümüz de 'Muhasebecilik' de denilebilir diye düşünüyorum.
    7. Bölüm de 1804 senesi olayları ele alınmış, askerlikle ilgili düşünceler işlenmiş, Yeniçerilerin kuruluşu ve kim oldularıyla başlanmıştır. Nasıl ve neye göre düzenlendikleri ve içerdeki bozulmadan bahsedilerek yeni ordunun gündeme ne şekilde geldiği az çok verilmiştir. Ardından Nizam-ı Cedid birlikleri ve bunlara ne kadar ihtiyaç olduğunun altı çizilmiş, düzenli orduların savaşta kılıç tutmasını bilmeyen Avrupa bölgesinde nasıl işe yaradığını gözler önüne sererek bu kısımı noktalamıştır.

    ---Sekizinci Kısım---
    1. Bölüm, 1804 senesi diğer olaylarıyla başlar. Diğer olaylardan kasıt dış olaylardır ve sadece dış olaylarla da Napolyon'dan söz edilmiştir. Kendisi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Osmanlı'ya da elçi göndermiş, kendisinin tanınmasını istenmiştir. Selim her ne kadar bunu istese de Mısır meselesi ve müttefiklerinin Fransa düşmanı olması hasebiyle tam bir karar verilememiş ancak "Bu imparatorluğu tasdik etmekten çekindiğimiz yok ama Fransa'nın yersiz düşmanlığı yüzünden dostluk anlaşmaları yaptığımız devletleri de gücendirmek istemiyoruz" cevabı ile orta yolu bulmuşlardır.
    2. Bölüm, 1805 senesinin iç karışıklıklarını ele alarak başlar. Yeniçeriler artık sadece ismen kalmış, eşkiya olmuştu. Halk da onlardan bıkmıştı. Haraç kesiyor insanları ve dükkanları soyuyorlardı. Nizam-ı Cedid ile de atışıyordu. Böyle bir durumda bile bundan memnun olan vatansever(!) vezirler mevcuttu. Bu durumda Sırp ve Karadağ isyan çıkarmış, bunları değil korkutmak, üzerlerine kuvvet göndermeye devletin kudreti kalmamıştı.
    3. Bölüm de 1806 senesinin Avrupa olayları işlenmiş, Yeniçeri ve Nizam-ı Cedid sorunu olmuş, III. Selim'in beceriksizliği diyebileceğimiz tek hadise yeni orduyu taraf tutanları azledip yerlerine Yeniçerileri alttan destekleyenlere rütbe vermesi olmuştur. Ruslar, kalelerimize bir bir saldırırken İsmail kalesinde Pehlivan İbrahim Ağa dedikleri bir zat çıkmış, Rusları halkın da yardımıyla geri püskürtmüştür. Daha sonradan da vezirlik yapmış ve "Baba Paşa" sıfatıyla anılmıştır. Vahhabiler ise işleri iyice ilerletmiş, başta bunu önemsemeyen devlet adamlarından birkaçı yerine gidip görünce ve Hac vazifesini yapamayınca bu işin önemi geç olsa da kavranmış ancak iş işten geçmişti ve üzgün olan halk da yavaş yavaş devlet adamlarına karşı olmayı benimsemişti.
    4. Bölüm de 1807 senesinden bahsedilir. Burada açıkçası İngilizler ve Mısır anlatılsa da asıl dikkat çeken III. Selim'in tahttan indirilme sebeplerinin paylaşılması, Kabakçı olayı ve IV. Mustafa'nın tahta çıkması üzerinde durulmuştur. Ancak bunları önceki kitabım Osmanlı Padişahları'nda yer verdiğim bölüm olması hasebiyle tekrardan yazmak gereği duymadım.
    5. ve bu kısımın son bölümünde ise 1808 senesi olayları ele alınmıştır. Burada önceki kitapta da bahsettiğim Alemdar Paşa adlı bir zat vardı. Bu kişi oldukça güçlü ve kendi emrindeki askerleriyle tüm 'yeniçericikleri' temizleyecek kimseydi. Selim tahttan indirilip Mustafa tahta geçirilince hain ve net olarak söyleyebilirim ki bunların sorumlusu ve devletin haini 'Kansız ve ŞEREFSİZ Musa Paşacıkı başta olmak üzere tüm hainleri öldürmek üzere yola çıktı. Bunu bilen hainler de Mustafa tahttan indirilemesin diye III. Selim ve Mahmut'u öldürme planlarını yapıyorlardı. Sultan Selim'in vefatı üzerine Alemdar Paşa öyle hale girmiş öyle haykırmıştı ki sesinden insanlar korkuyor, askerleri onu böyle görüp ölü bedene bu kadar ağladıklarını görünce sarayda önüne kim gelse kesip biçiyordu. En azından Mahmut kurtarılmış, Alemdar Paşa (RUHU ŞAD OLSUN) onu tahta geçirerek biraz olsun avunmuş, Selim'in katillerini de ibreti alem için değil görülecek, burada yazılmayacak hallere sokmuştu. Geriye de sadece "Biz ondan razıyız, Allah da ondan razı olsun" demek kalıyor.

    ---Dokuzuncu Kısım---
    1. Bölüm 1808 olaylarının devamıdır. Burada Sened-i İttifak imzalanmıştır. Alemdar Paşa neredeyse tanıdığı tüm kumandanlara ordularıyla İstanbula gelmelerini söylemiş onlar da gelmişler ve devletin nizamı ve bunun korunması için 7 şartlı ittifak hazırlanmıştır. Bunların hepsi oldukça önemlidir ve biraz da uzunlardır. Yoksa eklemeyi düşündüm ama sadece 7. maddenin bile burada 3-5 sayfa olması nedeniyle caydım diyebilirim. İlk iş olarak ordudan başlanılmış, eskinin Nizam-ı Cedid'i şimdi Sekban adını almıştır. Bizim saf Alemdar Paşa'nın ise içten içten kuyusu kazılıyor, düşmanları yavaş yavaş akşam meclislerinde onu öldürme planları yapıyor, o ise işini sadece Allah'a bırakıp başka şey yapmıyor sadece Sultana itaat ediyordu. Ancak hem Sultan'ı hem Alemdar'ı yavaş yavaş yeni vezirler de bu hainliğin içine çekiyorlardı. Allah kimseye kendi kanından canından, kendi milletinden olan insan müsveddesinin ihanetini yaşatmasın, düşmanıma bile. Alemdar Paşa'da bu fikir de olacak ki -bu temizliği nedeniyle saf dedim- herkese hoşgörü ile yaklaşıyor, kimse hakkında kötü düşünmeyip, kimsenin kuyusunu kazmıyordu. Ancak Yüzlerce Yeniçeri, bana göre de devletin bu vakit sonrası en büyük vatan hainleri ve şerefsizleri, sarayı basmış, Alemdar Paşa ve azıcık askeri buna karşı koymuş, kendini kolayca ve ucuza satmak istemeyen Alemdar Paşa cephaneliği havaya uçurarak yüzlerce yeniçeri hainini de yanında götürmüştü. Ne çare ki takdiri ilahi yaver olmadıkça tedbir tesir vermiyor, Yeniçeriler Nizam-ı Cedid sonrası Sekban-ı Cedid'i de yok ediyordu. Devlete zarar vermekten geri kalmıyorlardı. Bunun yanında Fransa'nın bizimle olduğunu gösterip gizlice Rusya ile anlaşması üzerine İngiltere ile güç de olsa ittifak yapılmış, Fransa'ya da bu bildirilmiştir.
    2. Bölüm 1809 senesi olaylarını kapsar. Burada da Rusya görüşmelerine değinilmiş, onların Alemdar Paşa'ya saygılı oldukları ve Eflak ve Boğdan konusunda yumuşadıkları ancak onun başına gelenleri öğrendikten sonra elçiyi tabiri caizse 'kovdukları' ve bu toprakları geri vermediklerini söyleyebiliriz.
    3. Bölüm de 1810 döneminde Napolyon'un evliliği ve iç ve dış devletlerdeki sorunlara değinilmiştir. Ruslar zorda kaldıklarından barış yapmak için İstanbul'a elçi göndermişler, bunun üzerine Fatih Camisinde bir istişare toplantısı yapılmıştı. Burada Hattı Hümayun okunmuş, din ve devlet için son dereceye kadar dayanma kararı çıkmıştır.
    4. Bölümde 1811 senesi olayları anlatılmıştır. Burada savaş vb durumlardan çok 'Mustafa' ismi dikkatimi çekmiştir. Bu ismin Eshabı kiramda alınmadığı, alınmasının caiz olmadığı belirtilmiş, Osmanlı sonrası alınmaya başlandığı belirtilip, yaşanan önemli ihtilal ve olayların da 4 Mustafa isimli padişaha denk geldiği verilmiştir ve gerçekten de bu konu dikkatimi cezbetti. Bunun dışında isyanda, sürgünde, vezirlikte, başarısız kumandanlarda da hep Mustafa adının öne çıkması bu bölüm adına beni en çok şaşırtan ve belgelenmiş olaylar zinciri olmuştu. Faik Efendi Mecmuasında bu gibi değişik durumları bulabilecemiz de belirtilmiştir ki şahsen ben merak ettim ve bakacağım.

    ---Onuncu Kısım---
    1. Bölüm 1811 senesi olaylarıyla başlar. Bu bölümde birkaç sayfalığına Ruslarla yapılan barış hazırlıklarından bahsedilmiş, Fransa'nın ikili oyunu ve devletimizin yavaş yavaş siyaseti öğrendiği anlaşılmış, birkaç kendini bilmezin lafıyla savaşa girilmeyeceği ve girilmemesi gerektiği -her ne kadar çok kayıplar verilse ve zor olsa- nihayet (!) öğrenilmiştir.
    2. Bölüm 1812 olaylarını konu edinir. Rusya ile mütabakata vardığımız Bükreş Antlaşması ile bu bölüme başlanmıştır. Dayanılmaz zorlu gereken mücadele sonrası 16 maddeyle barış imzası atılmış oldu. Burada bu anlaşmanın yanı sıra İstanbul'da meydana gelen veba salgınından söz edilmiştir. Nereden nasıl geldiği, nasıl yayıldığı, günde 3000 kişinin öldüğü durumlara çıktığı, bekar odalarının yakıldığı ve gelen kış soğuklarıyla beraber azaldığı anlatılıp bölüm kapatılmıştır.
    3. Bölüm de 1813'teki Mısır ve Sırbistan olaylarına yer verilmiştir. Burada Mısır olaylarında Tosun Paşa adı geçiyor. Kendisi çok yiğit bir kumandan olup Vehhabileri yenmiş, Mekke ve Medine anahtarı İstanbul'a gönderilmiştir. Burada merak ettiğim acaba bu Tosun Paşa, bizim Kemal Sunal Ağabeyimizin de oynadığı Tosun Paşa filminde bahsedilen paşa mıdır ? Bunu merak ettim. Bunun haricinde dışarıda da bazı olaylar devam ediyordu. Fransa'ya karşı neredeyse tüm Avrupa birleşmiş başta Avusturya, Almanya ve Rusya olmak üzere Napolyon'a karşı ittifak oluşturmuş ve savaş açmışlar (500000 asker oldukları söylenir) , bölüm bunun bilgisiyle noktalanmıştı.
    4. Bölümde 1814 senesinden bahis açılmış, önceki bölümden devam eden savaş sonucu yaklaşık 500000 askerle girdikleri savaşta Napolyon'u yenmeyi başarmışlardı. Napolyon kaybetmiş, Elbe Adasına sürülmüş -ancak buraya sürülürken aldığı para resmen ödüldür ve adanın hükümdarı olacaktır- ardından halk da yeni kralı sevmemiş ve Napolyon, her şeye rağmen yeniden aranılır olmuştur.
    5. Bölüm 1815 yılını ele alır ve Mısırlı Mehmet Ali Paşa'nın Vahhabileri yenmesi konu edilir. Bu arada dikkat ettim de sorunlar aslında dışarda değil de daha çok içeride ve askeri olarak bunu başaramayınca devlet adamlarına sarkmış bunu da başaramayınca İslam dinine yönelmişler ama Allah izin vermeyince olmadı mı olmuyor, eh iyi ki de olmamış. Dışarıda da Viyana'da kongre yapılmış, Napolyon sonrası Avrupa haritası şekillendirmeye çalışılmıştır. Napolyon boş durur mu ? O da adadan çıkmış, halk ve asker kendisini özlemiş olduğundan geçtiği yerde karşılaştığı halk ve ordu da kendisine katılmıştı. 18. Lui hem meclis hem askere gidip kurtarılmayı istediyse de kimse kendisine yardım etmemiş ve Napolyon tekrar başa geçmişti. Tüm dünyanın Napolyon'un yaptıklarına şaşmadığını söylersek yalan olur.Ancak 130000 kişilik ordu toplasa da karşısında 250000 kişi olunca pek fayda vermedi ve 100 gün süren imparatorluğu sonrası Saint Helen adasına sürüldü ve ömrünü orada tamamladı.
    6. Bölümde 1816 senesi ele alınmaktadır. Burada ülke içi gelişen olaylardan kısa kısa hikayeler şeklinde bahsedilmiş, Garp Ocaklarının durumu anlatılmıştır. Garp Ocaklarının ne olduklarını bilmeyenler için kısaca anlatalım. Bu ocaklar; Trablusgarp, Cezayir ve Tunus için kullanılan terimdir. Osmanlı'nın Afrika'daki 3 muhtar eyaletini temsil ederler.
    7. Bölümde 1817 senesinin iç olayları anlatılmaktadır. Burada mesela Memiş Ağa dikkatimi çekti. Kendisi halk tarafından sevilen, kimseyi ne sebeple olsun üzmeyen, çok zengin ve devlete de para kazandıran birisiymiş. Bu adamdan borç isteyen Süleyman Paşa, parayı alamayınca üzerine adam salmış ve ağayı öldürmüş. E bunu neden anlattım derseniz, adam zaten 100 yaşında ve yakında ölecek, devlet az akıllı olup bunun katlini istemese bu kadar zenginlik ve para da devlete kalacak yağmacıların elinde heba olmayacaktı. Gel gör ki pek akıllı (!) devlet adamları gene kendilerinden bekleneni yapmış, sürpriz olmamıştı.
    8. Bölüm 1818 olaylarında gelen elçiler ve bunlarla gönderilen hediyeler kısmıyla başlar. İran ve Mısır'dan İstanbul'a filler gönderildiği yazar. Burada dikkatimi çeken bu hayvanların nasıl bir gemiyle veya taşıtla geldiği ve nerede tutulduğu olmuştur. Dikkatten ziyade merak da diyebiliriz tabi. Burada komik bir hadisedir. Haklı haksız herkes bir yere sürülüyordu ya hani, filler de bundan nasipsiz kalmamışlar, çıkan yangınların falan halk tarafından suçlusu gösterilince Edirne'ye sürülmek zorunda kalmışlar da dedikodudan uzak yaşamış hayvancağızlar (!).

    ---Onbirinci Kısım---
    1. Bölüm 1818'in devamı olarak ele alınmıştır. Yangınlar ele alınmıştı tam ne alaka diyecektim de o dönem tam 73 yangın çıkmış. İnsan hayret ediyor.
    2. Bölüm 1819'u ele alır. Burada da Vehhabi elebaşlarının cezalandırılması konusu işlenmiştir. Ayrıca devlete bela olan Halet Efendi konusuna kısaca değinilmiş, bu kişinin nasıl yükseldiği, neler yaptığı, kendinden daha iyi olacak kimseleri başa getirmediği, her tarafta ikiyüzlü olduğuna değinilmiştir.
    3. Bölüm 1820 senesini anlatır. Ermeni meselesinde Ermeni Patriği ve Katoliklerin bölünmesi ve taraflarından söz edilmiştir.
    4. Bölüm 1821 senesinden bahseder. Bu bölümün neredeyse tamamı Rum İsyanı ve nedenleri üzerine kurulmuştur. Önceki bölümler neredeyse 1-2 sayfa olduğundan biz de bahsini kısa tuttuk ama bu bölüme neredeyse 20 sayfa ayrıldığından ehemmiyetini anlamak gerek. Burada Rumlar, neredeyse ilk ortaya çıkış tarihleri itibariyle ele alınmışlar, kim oldukları nereden geldikleri, Fatih döneminde nasıl sindirildikleri ve hoşgörü gördüklerinden ses çıkarmadıkları anlatılmış, Daha sonraki dönemlerde bunlar devlet içerisinde Etnik Eterya adlı bir hayır (!) örgütü mensuplarını topladıkları teşkilat kurmuşlar ve kendilerine güvenilen zararsız (!) Rumcuklar bu cemiyete üye olarak devlete asi olmaya başlamışlardı. Rumlar isyanın meyvelerini alıyorlardı. Çünkü Osmanlı gereken yardımı yapmıyor değil, yapamıyordu. Sebebi Halet Efendi'nin yaptıklarıydı ama iş işten geçiyordu. Bir tarafta davasına inanmış Rumlar, diğer tarafta göbek büyüten vezirler. Haksız da olsalar Rumlar bu inançla galip geliyor, devlet ordu bile toplayamıyordu. İsyan oldukça büyümüş, Ruslar da kendilerine pay çıkartmaktan geri kalmamıştı. Ancak gereken cevap verilemiyordu çünkü devlet adamları oldukça tecrübesizdi ve cevap vermemekten çok ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

    ---Onikinci Kısım---
    1. Bölüm 1822 olaylarıyla başlar. Bu sefer Rusya ve Avrupa devletleri haricinde İran konusuna değinilmiştir. Rusların sınırlarımıza yaptıkları sonrası her tarafa asker yetiştiremediğimizden, Rum fitnesi gibi sebeplerden dolayı Osmanlı dara düşünce İran da fırsattan istifade topraklarımıza girerdi. Bunun dışında Sakız adasında isyan olmuş ve bu isyan -her ne kadar paşalar başta umursamasa da- bastırılmıştır.
    2. Bölüm 1823 senesindeki yeniçeri ocağı düzenlemeleri ve para düzenlemeleri ile başlar. Halet Efendi vardır ki artık padişah da bunun ölümünü ister olmuştur. Yeniçerileri destekleyen, ihtilale izin vermeyen, sultanı zor durumda bırakan, rüşvet yiyen ama işinin ehli olduğundan yerine adam da koyamayan biridir. Yeniçerilerin arasına gizlice giren II. Mahmut onların da Halet'i istemediklerini duymuş, kendi paşalarının da fikriyle onu sürgüne göndermiş, sürgüne giderken bile ricası ile sürgün yeri değiştirilmiş, onu istemeyenler şikayete gelince de idam kararı çıkmıştır. Bir Hasan Ağa çıkmıştır ki bu zamanda. Tüm Yeniçeri ve zorbalarına gereken dersi vermiş, hainleri sürgüne göndermiş 3 ay gibi sürede hainlerin hepsi öldürülmüş memleket biraz olsun feraha kavuşmuştur.
    3. Bölüm 1824 senesini anlatır. Burada kısa kısa bazı olaylar anlatılır. Akılda kalıcı olarak Şehzade Abdülmecit doğmuştur. Burada bir diğer önemli olay da 'Askeri Cihadiye' isimli talimli asker hazırlanması olmuştur.
    4. Bölüm 1825 senesi olaylarını anlatır. Bu dönemin bence en önemli hadisesi savaşlar haricinde bir mesele seçilecekse o da "Okumanın Zorunlu" olmasıdır. Bu çok mühimdir benim için. Cehalet her zaman kötülüğün başıdır, Osmanlı döneminde de sırf savaşıyor dize vezir, savaştan başka şey bilmiyor diye de nice vezir olmuştur rezil. Bu sebeple eğitim çok önemlidir kanımca ve bu başarılmıştır. Bu yıl içerisinde ayrıca Şehzade Abdülmecit, Fatma Sultan ve Münire Sultan, çiçek hastalığından vefat etmişlerdir.
    5. ve son bölüm 1826 senesinden başlar. Burada bir söz çok hoşuma gitmiştir ki öncesinde zaten bunu alıntı olarak da paylaşmıştım. Burada Müverrih Esad Efendi der ki: "Halkın bir şeyi beğenmeyip kabul etmemekteki inatları cahillikten, yani o şeyin faydasını ve mahiyetini bilmediklerinden ileri gelir. İnsan tabiatı, bilmediği hususlara yüz çevirir ve meçhule düşmanlık besler. Aslında benim buradan çıkarımım da gene eğitimin önemi üzerine olacaktır. Yeniçeriler artık kendi başlarına bile dert açtıklarından Sultan Mahmut bunun kaldırılması için zemin yokluyordu. Bu aşamada askeri talimin bile vacip olduğuna dair fetvalar verilmiş, rahata alışmış Yeniçeri, oldukça zorlanmıştır. Ardından Yeniçeriler yatmaya ve rahata alıştıklarından bunlar kendilerine zor gelecek ve isyan hazırlığında olacaklardı. Osmanlı'nın da bundan haberi vardı ve Etmeydanında toplanan Yeniçeri zorbalarına karşı harekete geçildi. Topkapı Sarayına giden Sultan Selim de bizzat Sancak-ı Şerif'i çıkartmıştı. Artık din ve devlet uğruna ya ölünecek ya da bu aşk yaşatılmaya devam edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve 500 yıldır ülkeye nice hizmetler eden, savaşlara giden, 2 saatte meydan muharebesi kazanan bu asker kılıklar 3-5 saat içinde bozularak darmadağın olmuş hem ocağa ihanetlerinin hem atalarına hem de devlete hıyanetlerinin cezasını bulmuşlardır. Öyle ki artık mahalle halkı bile sokaklarda nöbet bekliyor, İstanbul sanki düşman elinden yeni kurtarılmış gibi muhafaza ediliyordu. Sarayda yapılan görüşmeler sonrası Yeniçerilerin hala kaldırılmamasını, islah edilmesini konuşan devlet adamları (!) çıkması çok korkunçtur bana göre. En son alınan karar ve verilen fetva ile Yeniçeriler tarihe karışmıştır. Onun yerine de "Asakir-i Mansure-i Muhammediyye" kurulmuştur. Burada birçok Yeniçeri ağası veya mensubu da idam edilmiş veya sürgüne gönderilirken boynu vurulmuştur. Resmen iç sızımı hafifleten bir olaysa Tornacı Ömer ve Kafesci lakaplı iki insancık (!) İdam edilmiştir. Bu kansızların Alemdar Paşa'nın vafatında parmağı oldukları bilinmektedir.

    ---SONUÇ---
    Bu kısımda da iki konu üzerinde duruldu. Biri Napolyon sonrası Viyana'daki kongreydi ki Osmanlı buraya adam gönderse toprak alabileceğimiz ve bizi tutacak devletler olacağını ben bile anlayabiliyorsam koca devlet adamları o zaman nasıl anlamamıştı bunun izahı oluyor ve de açıkçası bu izah beni tatmin etmemişti. Diğer olayda Yunan İsyanı ile ilgiliydi. En son kısım aslen en önemli kısımdır. Sultan II. Mahmut'un kazandırdığı en önemli eserlerden birisidir. Bu eser Türk Tıbbıyesidir. 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştur.

    Son olarak şunu da ekleyebilirim ki 1188-1241 yılları arası olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, kimin ne olduğu o kadar güzel aktarılmış ki Allah bunu yazandan da (Ahmet Cevdet Paşa), yazdırandan da (Sultan II. Abdülhamit) razı olsun.
  • Milleti için, İslamiyet için yaşamak, çalışmak istiyordu. Büyük bir nam bırakmak emelinde idi. Bu ümid ateşi, bu iman nuru daima yüreğini, dimağını yakar, geceleri uykusunu kaçırır, gündüzleri elinde kitap, harita, saatlerce çalışır, saatlerce düşünürdü. İslamlar, Türkler, Tatarlar hakkında Fransızcada, Rusçada, Türkçede ne kadar kitaplar yazılmış ise okudu. Tatarların, Türklerin, haata Müslümanların geçmişteki kuvvetlerinin ve bugünkü düşkünlüklerinin sebeplerini öğrendi. Rusya'nın idaresindeki Tatarların milliyetlerini, dinlerini yavaş yavaş unuttuklarını gördü. Kazan'da çalışmanın neticesiz bir gayret olduğunu anladı. Cava'da hükümdar olan amucası Kara Memişoğlu Osman Sultan nisbeten bir cahil olduğundan ikbali tesadüf neticesindeydi. İslam'a, istediği gibi hizmet edemeyecekti. Onunla muhabereye başladı. Amucası Turhan'ı davet etti. Bu davetten bi'l-istifade Avrupa'nın payitahtlarını ve mühim şehirlerini gezdi.

    Buraların müzelerinde, saraylarında, mabedlerinde İslamlara ve Türklere aid tesadüf ettiği levhaları, heykelleri, binaları kalbinde gittikçe alevlenen bir ateşle tetebbu etti:

    Rusların 1293 muharebesinde Kars ve Plevne'den aldıkları topraklarımızdan Petrograd'da "Varşavski Vagzai" demiryolu istasyonu civarında inşa ettikleri kule, daima bir heykel-i kin halinde Turhan'ın karşısına dikilirdi.

    Viyana'da "Stefan Kilisesi'ne" kadar girmiş olan İslam düşmanlığını gösteren ve intikam hissini uyandıran kabartma taş levhaya nefretle baktı. Şehremaneti Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa'nın resmini ve bedbaht kumandana nisbet edilen kesik kelleyi ve gömleği gördü. Diğer müzede Bosna Hersek fatihi Kasım Bey'in kılıcını, Sokullu Mehmed Paşa'nın üstünde esma-i Hüsna hakkedilmiş tulgasını, Türk bayraklarını, Siget, Petervaradin, Zanta muharebeleri levhalarını tedkik etti:

    Avusturya'da siyah şarapla şampanyayı karıştırarak "Türk kanı" namı verdikleri içkiyi içenlerin keyfine adavetle baktı.

    Macarların mukaddes addettikleri Sent Etiyen-Sent Evtvan tacının iç tarafında Türk Kralı Geza yazılı olduğunu ve hicretin beşinci asrından beri Şark İmparatorları tarafından dahi Macarların Türk oldukları kabul edildiğine vakıf oldu. Peşte'deki Macar müzesinde, Mohaç muharebesi esnasında Macar kralı Layoş'un vefatını, Belgrad muharasını musavver levhaları, Peşte'deki Körut meydanında ve Zigetvar kasabasındaki Zrinyi namına dikilen heykellerde Osmanlı bayraklarının muhakkar vaziyetini gördü.

    Roma'da Sigistin Kilisesi'nde Ehl-Salip muharebelerini gösterir levhaları adem-i tenezzül ile temaşa etti. Floransa'da Galeri Ofis ve Galeri Pitti'deki padişahlarımızın, serdarlarımızın yirmi kadar tasvirlerini tedkik eyledi. Venedik'te Doj'lar sarayından ve tersane müzesindeki deniz muhabereleremize aid tablolar karşısında saatlerce daldı.

    Paris'te Lüksemburg Müzesi'nde "Şerifin Adaleti" namiyle bir sarıklı herifin dört kadını kestiğini musavver ressam Benjamin Constan'ın levhasını temaşa ederken bu garezkar hayal mukabelesinde titredi: "Envalid" kapısının önündeki Hamid-i Evvel zamanında dökülüp Cezayir'den Fransızların iğtinam eyledikleri topları görmek istemedi. Versailles Müzesi'ndeki Kırım ve Cezayir muharebelerine dair resimler ve eski elçilerimizin Paris'te kabullerine aid levhalar muvacehesinde düşündü.

    Almanya'da Heilbron şehrinde iki buçuk asırdan beri her akşam saat beşte, ahaliyi Türk hücumuna karşı ikaz için kiliselerde çalınan ve "Türk Çanı" denilen çan sadasını dinledi.

    Sekiz yüz sene İslam nurunun parıldadığı İspanya'ya geçti. Endülüs hükümdarı Abdurrahman-ı Evvel tarafından inşa edilen ve bugün kiliseye tahvil edildiği cihetle menendsiz zihniyetlerinin, oymalarının ve nefis hatlı Kur'aniye'nin üstüne badanalar sürülen 1093 mermer sütunlu ve 19 kapılı Kurtuba Camii'nin harabesini ziyaret ve nasılsa mahfuz kalan mihrabının ihtişamı ve ruhaniyeti önünde secde etti.

    İşbiliye'de tahrip edilen Elmansur Camii'nin vahdetten bir nişane gibi kalan minaresine: "Elkazar" yani Elkasar denilen Arap sarayından harem ve elçiler dairelerinin gözler kamaştıran darat ve zarafetine hayran oldu.

    Gırnata'da, Siyera Nevada dağları eteğinde, mütevazi ve sade bir cephe altında, İslam medeniyetinin feyzini, şa'şaasını irade eden lacivertli, kırmızılı ve altın yaldızlı ziynetlerinin, güneşin in'ikasıyle, bir cennet güzelliği halinde parladığı Kaletü'l-hamra veya sadece Elhamra denilen saraya hayran oldu. Dört yüz sene evvel, divanhanelerinde, cihanın en derin alimlerinin, en yüksek şairlerinin, en büyük feylsefoflarının-ki hep Müslim, muvahhid idiler- İslam hükümdarları tarafından ne derece tebcil edildiklerini bir daha yadetti. Sarayın arslanlar, iki hemşire, İbni Saraç, adalet dairelerini ziyaret etti. Arslanlar avlusunda "Elbereke" denilen havuz başında daldı. Bu havuzun etrafından İbni Saraç ailesinden, İspanyolların boğazladıkları otuzaltı kişinin kanlı başlarının bu havuz içine atıldıklarını gözünün önüne getirdi. İslam müsaadekarlığı muvacehesinde Hıristiyan taassubunun ne cehennemi ne çirkinliği olduğunu bir kere daha anladı. Sarayın evvel emirde mermerden zannetiği kabartma ziynetlerinin alçıdan imal edildiğini öğrenince bunların beş buçuk asır beka bulması için, hin-i inşada İslam mimarlarının ne gibi terkiplere müracaat ettiklerinin anlayamadı. Eski müzeyyenatın zarafeti, inceliğiyle, son zamanlarda İspanyollar tarafından yapılan tamiratın kabalığı nazarı dikkatini celbetti. Cihanda güzellikte eşi bulunmayan bu zarafet mihrabının pirinçten kapısının okka ile satıldığını, İbni Saraç dairesinin oymalı ebvabının odun diye yakıldığını ve süslerin kireçle nasıl kıyılmadan badanalandığını Katoliklerin kadir naşinaslığını düşündü ve kan ağladı

    Kastilya Kralı "Zalim" lakabiyle yad olunan "Don Pedro" sarayına davet ettiği Gırnata hakimi "Ebu Said"i üstündeki mücevherlere tamaen şehid eylediğini, bu İslam emirinden çalıp, bir müddet sonra bir İngiliz prensine verdiği yakutla İngiltere kraliçelerinin tacını tezyin etmekte olduğunu öğrendi. Elyevm İngiliz rumuz-i hükum-darisinin bir cüz-ü olan yakutta bir damla İslam kanının parlayan ve titreyen ebedi ye'sini duydu.

    Avrupa'dan sonra Fas'a, Cezayir'e, Tunus'a, Mısır'a gitti. Millet-i galibe tarafından "Boriko" yani eşek sıpası yad olunan bir kısım Arapların zilletini gördü. İskenderiye'den Bombay'a geçti. Hindli ehl-i İslamı tedkik etti. Batavya'ya amcasının yanına vasıl oldu. Onunla günlerce müzakereler etti. Osman Çavuş Sultan vakıa cahil idi. Fakat geçirdiği tecrübeler, sergüzeşstler onu kamil bir insan yapmıştı. Parlak zekası, doğru muhakemesi vardı. Turhan'a:
    -Oğlum, dedi, İslam cemaatleri arasında Türkiye'den başka müstakil hükümet, Türklerden gayri faal bir millet kalmadı. Dinin temeli, İslamın hamisi Türklerdir. İstanbul'a git, yine millettaşlarınla çalış! İstediğin feyzi orada bulursun!

    Amcasıyla dört ay kaldı. Yine Mısır tarikiyle Dersaadet'e gitmeye karar verdi.