Günaydın
Fıtrat Devletin insaat isçilerinin çığlıklarına uyanması hayli uzun sürdü.
1000Kitap
Toplumsal bir uzlaşı masasında bu soruyu ortaya atsanız, herkes hemen modern birer filozof kesilip "Aman efendim, ne münasebet, tabii ki herkes eşittir, her iki cinsiyet de kendi içinde birer cevherdir" diyecektir. Politik doğruculuğun o pembe bulutları ardına saklanıp günü kurtarmak en kolayıdır çünkü. Ama gelin, o kibar masayı ve teorik eşitlik masallarını bir kenara bırakıp işin mutfağına, yani genetiğin o acımasız ve alaycı laboratuvarına inelim. Hemen her köşe başında "Erkekler mi daha üstün, kadınlar mı?" diye fırtınalar koparan, dünyayı kendisinin yönettiğini sanan o mağrur erkek aklına küçük bir genetik vizite kağıdı uzatmak gerekiyor. Bir erkek olarak aynaya bakıp "Ben ne kadar muazzam bir zekaya, ne mühendislik harikası analitik düşünme yeteneğine sahibim" diye övünürken, aslında arkanda çalışan o devasa kütüphanenin tapusunun kime ait olduğunu unutuyorsun. Seni sen yapan, o çok güvendiğin zihnini ilmek ilmek dokuyan, felsefe yapmanı, dünyayı anlamlandırmasını ve hatta "Ben mi üstünüm yoksa kadınlar mı?" gibi derin bir varoluşsal soruyu bile sorabilmeni sağlayan o muazzam zeka genleri, sana babanın kahramanlık hikayelerinden miras kalmadı. O dâhilik pırıltılarını, analitik zekanın o koruyucu zırhını, tamamen annenin sana cömertçe devrettiği o devasa X kromozomu kütüphanesine borçlusun. Yani o büyük ve mağrur beyninin mimarı, doğduğun gün sana o şifreyi fısıldayan kadındır. Peki, o her fırsatta gururla göğsünü kabartan, soyu sopu devam ettirmekle övünen babanın bu muazzam entelektüel şatoya katkısı neydi dersiniz? Bilimsel olarak konuşursak, koca bir hiçlikten hallice. Babanın sana büyük bir lütufla devrettiği, nesiller boyu taşımakla gurur duyduğun o cüce Y kromozomu ve onun içindeki SRY şifresi, seni bir dahi ya da bir bilge yapmadı. O minik paket, anne
Reklam
Kadın olmak mali, fiziksel güçten daha farklı.
Ağır işleri öne sürüp ev işlerini küçük gören erkeklere sözüm var. Tamam. Sanayi, maden ve inşaat kadar ağır bir iş değil ama bir kadın için yorucu. O çocuklara bakmak falan da psikolojik olarakta yorucu. Bazı erkeklere bu işler kolay geliyor. Öncelikle her evde bulaşık makinesi yok. Elde ben bulaşık yıkıyorum. Her gün evi elektrikli süpürgeyle çekiyorum. Bazen de siliyorum. Her gün lavabo yıkıyorum ve el yıkama yerlerini de temizliyorum. Her gün gün içinde yere öğlen, akşam dökülen şeyleri de elektrikli süpürge hariç temizliyorum. Evi düzenliyorum. Neredeyse her gün çamaşırları asıyorum. Çamaşırları katlayıp koyuyorum. Akşam babam geliyor. Su istiyor. Tuz istiyor. Yemeği koydurtuyor bazen. Banyoyu, balkonları sadece ben yıkamıyorum. Yemekleri annem evdeyse ve yapacak haldeyse hep o yapıyor. Yaptığı yemek 3 öğün. Öğlen çocuklar yiyor. Ekstra yük. Bunlar da ev işi ve annem yapıyor. İki öğün bulaşığı da rahatsız olmazsa ve evdeyse o yıkıyor. Ben genelde 1 öğün yıkıyorum. Misafir gelirse 2 öğün yıkıyorum. Annem evde olmazsa, hasta olursa 3 öğün yıkıyorum. Üstelik annem evde olmazsa 2 öğün kesin olarak benim yemek yapmam gerekiyor. Bu hariç dolap temizliği var. Toz temizliği veya mevsimlik işler. Salça ve konserve işleri gibi. Bir de arada annem mantı dökme ve sarma sarma icadı çıkarıyor. İşler daha da artıyor. Sosyal hayat mı? Zor. İş yapmaktan dışarı çıkmaya az vaktim oluyor. Bir yere gezmeye de gidemiyorum. Akşam eve dönünce leş gibi bir evde oturmak istemiyorum. Sırf bu yüzden işe giremiyorum. Aile evinden çıkıp ayrı minik ev tutunca işim kolay olacak. O zaman ancak ev işleri kolay ve sosyal hayatım daha iyi olacak. Ama evlenmek ve aile evinde kalmak mı? Kötü. Asgari ücretle de çalışamam. Mutlaka ayrı eve çıkmak için atanmam gerekiyor. Bir kadın olmak bu yüzden zor.
1000Kitap
Yerebatan Sarnıcı
MS 526 yılının sıcak bir yaz gününde imparator Justinianus villasının teras katında bacaklarını İstanbul boğazından esen serin rüzgara doğru açmış taşaklarını lodosa üfeletirken, dönemin mimarının “efendim şu sarnıç projesi için ödenek çıkarmadınız, inşaat bekliyor” deyince; imparator da entarisinin eteğini sıyırıp “yere batsın sarnıcınız amk bu neymiş ya tamam gidin yapın napıyorsanız” demiş ve Yerebatan Sarnıcı’nın inşaasını resmen başlatmıştır. İnşaat 527 yılında tamamlanmıştır.
Paris batının Ankarasıdır
Dehşetengiz Bir Bürokrasi Kültürü ™ Merkeziyetçilik ve "Geri Kalan Her Yer ™ Taşradır" Kafası ™ ​Gri Mimari ve Bulvarlar ™ Entelektüel Kasvet ™ Paris’in o ışıltılı Eyfel kulesini ve pazarlama harikası "romantizm" ambalajını söküp attığında geriye kalan şey Gri bir gökyüzü, bitmeyen memur kuyrukları, soğuk bir entelektüalizm ve ağır bir devlet kokusudur. ​Yani evet, Paris Batı'nın Ankara'sıdır sadece bütçesi ve reklam ajansı biraz daha iyidir Ayrıca Eyfel Kulesi’ni romantik bulanın da vizyonu sikeyim 300 metrelik devasa bir demir yığını, bildiğin inşaat iskelesi, yüksek gerilim hattı direği giidip onun altında sevgilisinin gözünün içine bakarak ağlayan adam, Ankara’da Atakule’nin altında ya da Ostim Sanayi Sitesi’nin girişinde ağlayan adamla aynı duygusal yanılgı içindedir.
Akıllı ol mimar :)
Mimar kelimesi dilimize Arapçadan geçmiş bir sözcüktür. Kökenine ve kelime yapısına bakacak olursak: Kök: Arapça "örmek, imar etmek, şenlendirmek, bayındır kılmak" anlamına gelen 'amara (عَمَرَ) kökünden türemiştir. Kelime Yapısı: Bu kökten türetilen mi'mār (مِعْمَار), "bir yeri inşa eden, mamur hale getiren, bayındırlaştıran kişi" anlamına gelir. Dilimizde de yüzyıllardır yapıları tasarlayan ve inşaat sürecini yöneten profesyonelleri tanımlamak için aynı anlam derinliğiyle kullanılmaktadır.
1000Kitap
Reklam
Reklam