Romanın ilk dört bölümünde aynı ailenin farklı dönemlerine tanıklık ediyoruz. Değişen evler, değişen yaşlar ve değişen şartlar olsa da değişmeyen bir gerçek var: İnsan, çocukluğunu geride bırakamıyor. Ekonomik sıkıntılar, aile içindeki ilişkiler, siyasal atmosfer ve geçmişin yükü yalnızca yaşanan olaylar olarak kalmıyor; karakterlerin düşünce dünyasını da sessizce biçimlendiriyor.
İlk bakışta sıradan bir aile romanı izlenimi veren eser, "Teslim" bölümüyle birlikte bambaşka bir katmana taşınıyor. Sabri'nin bilinç akışıyla ilerleyen sorgulamaları; din, peygamberlik, yaratıcı, siyaset ve yönetim kavramlarını aynı düşünsel zeminde buluşturuyor. Böylece roman, yaşanmışlıkları anlatmanın ötesine geçerek insanın hakikati arama çabasını merkeze alıyor.
Romanın en dikkat çekici yönü ise, "İnsan yetiştiği çevrenin ürünüdür." düşüncesini olduğu gibi kabul etmemesi. Sabri, çocukluğundan itibaren ait olduğu aileden farklı bir yol seçmeye çalışıyor; okuyor, sorguluyor ve kendi düşüncelerini kuruyor. Ancak geçmişinden bütünüyle kopamıyor. Çünkü insan, geçmişini geride bıraksa bile onun izlerini içinde taşımaya devam ediyor.
Bunu en etkileyici biçimde hissettiren cümlelerden biri şöyle:
"Küçükken daha henüz yeşerirken gelip basıyorlar üzerimize; sonra boy atarken bile canımız yanıyor."
Bu cümle, çocukluğun geçip giden bir dönem olmadığını; insan büyüdükçe onun da birlikte büyüdüğünü anlatıyor. Sabri'nin geçmişine döndüğünde kendisini babasında ve dedesinde görmesi de bunun en güçlü göstergesi. Kaçmaya çalıştığı şey, aslında kimliğinin oluşmasında pay sahibi olan hafızanın ta kendisi.
Romanın son bölümü yalnızca düşünsel sorgulamalarıyla değil, Sabri'nin yazma eylemine yönelmesiyle de dikkat çekiyor. Bu tercih, karakteri yalnızca yaşadığı hayatı anlatan biri olmaktan çıkarıp,