• Jean Paul Sartre
    - Başkaları Cehennem' dir.
    Firdevs'in başkaları hep cehennem...
    Babası
    Akrabaları
    Aşık olduğu adam
    Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan hemcinsleri
    Ve diğer güç müsveddeleri yabancılar...

    Dünyanın neresinde olursan ol bu gerçekle karşılaşıyorsun. Baba put gibi bir evin direği.Bir kız çocuğu en küçük toplumsal kurumda dünyanın döngüsünde gerçekleşen o aşağılık şiddete bu kurumda şahit olmaya başlıyor. Erkeklerden göreceği bu şiddeti ilk olarak annesinin ögrenilmiş çaresizliğinde babasının davranış biçimlerinde görüyor ve yaşıyor.
    Çocukluk bir tür filozofluk çağı benim gözümde sorgular sorgular ama sorulara bir türlü cevap bulamaz. Çünkü gördüğü dünya ile düşlediği dünya çelişmeye başlar. Bu arada kalan boşlukta tutunmaya çalışacak bir şeyler arasa da ona kimse kulak vermez ve o boşlukta bırakılırsa o çocuğun çocukluğu elinden alınır.

    Her kızın zihnindeki erkek imajı babasından başladığı gibi Firdevs'inde hayal kırıklığı babasıyla başlar. Firdevsin çocukluk yıllarına şahit olmaya başladığım an Livaneli' nin Orta Zekalılar Cenneti'ndeki " Savaş bir erkek davranışıdır." cümlesi geliyor aklıma.
    Savaşı doğuran nedir ? Savaş sadece topla tüfekle kanla canla baş edilen bir şey değildir. Şiddet savaşın en en sadık askeridir. Bu askeri içinde insanlıktan nasibini almamış her güç müsveddesi kadına ya da bir çocuğa karşı rahatlıkla kullanabilmektedir. Toplumun en küçük yapısında hükmeden devletler gibi Baba hegemonyasını kuruyor ailenin diğer bireyleri üzerinde. Anne başkomutan erkek çocuklar padişaha sadık askerler. Annenin kızına öğretebildiği tek şey padişahım çok yaşa ! öğrenilmiş çaresizliği. Böyle bir yapıyı hiçbir güç yıkamaz babadan başka...
    Güç denilen o illet elbette ki erkeklerde var sonuna kadar. Çünkü kadına tek gercekliğin bilek gücü olduğu empoze edilmiş bilincin sınırlarının bileyin gücünü bile aşıp nasıl birlik, beraberlik ve özgürlük içinde yaşanacağı gerçeği düpedüz saklanıp bunları düşleyenlerelin üzerine korkular salınmıştır ne yazık ki.


    Biz Kadınların en büyük mücadelesi güçle değil üzerimize salınan korkuyla olmalıdır. Düşleyen bir kadının belki ulaşamayacağı bir gerçeklik olsa dahi kurtulamayacağı bir pranga yoktur.

    Firdevs okumaya küçük yaşlardan heves eden kitaplara aşkla sarılan ortaokul yıllarına kadar hayatındaki boşluklara rağmen herkesten farklı bir çizgi çizen gelecekte kendini saygın bir meslekte düşleyen okulunu dereceyle bitiren bir kız çocuğu.
    Firdevs bu boşluklara rağmen azimle tek tutunduğu şeye ortaokul diplomasına sarılır fakat ona yine ayağına çelme takan ailesi olur. Genç yaşta yürümek istediği yoldan ait olmadığı bir dünyanın içinde başkalarına karşı mücadele verir. Keşke Firdevs ve firdevs gibiler de mücadelesini başkalarına karşı değil de dünyaya karşı verebilseydi.

    Okumak, kız çocuklarının okuması dünya tarihinin bence en çok gereksinim duyduğu ve bir türlü başaramadığı bir gerçek. Bir ortaokul diplomasının bir kız çocuğuna verdiği özgüven üç beş kitabın onun yoluna tuttuğu ışık hiç kimsenin dilinden düşen öğüt bu emek kadar güç veremez ona.
    Belki bileğiyle değil ama aklıyla fikriyle bilinciyle göğüs gerer dünyaya. Söküp atar üzerine biçilmiş kalkanları.

    Ne kadar güce sahip olursa olsun bir erdem yoksunu erkek gücünü kullanabilmek için bir canlıya bir nesneye bir varlığa sığınacağı üc beş hurafeye ihtiyaç duyar ya da onu yaratır. Bir kadın ruhunun gücünü kullanırken erdem yoksunu bir erkek kadar aciz olamaz.

    Firdevs bütün olanlara rağmen Fahişelik kalıbından uzaklaşıp ruhuyla yaşamayı seçtiği hayata adım atar edebildiği kadar mücadele eder ve başkalarının onu içine soktuğu dünyayı geride bırakır artık ruhunun görmek istediği saygınlığı görür ama bu kez Firdevs'e en büyük yıkımı yaşatan aşk olur.
    Firdevsin bu yaşadığına şahit olurken aşkın insanı en yüce duygulara götürebileceğini insanın dünyada aradığı huzur ve mutluluğun sevginin kanatları altında olabilceğini ve aynı zamanda bu kanatların kırılıp o yücelikten düşüşünde en sert düşüş olabileceğini görüyorum.
    Sait Faik'in demesi gibi bir insanı sevmekle başlıyor her şey . Fakat bazen aynı zamanda bir insanı sevmekle de bitebiliyor. Firdevs' in yaşamaya dair umutları da böyle söndü. Firdevsin yaşamak istedeği dünya da böyle gerçekliğini yitirdi.
    " Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum."

    Firdevs Fahişelik yaşantısına geri döner fakat bu kez erkeklerin ona icad ettiği bu mesleğin oyunuyla saygınlığı elde eder.
    Dünyada hiçbir şey para kadar saygınlık vermiyor insana. Neden mi? Çünkü dünyanın beklediği saygınlık paradan geçiyor, insanın değil...

    Bu kez onların dünyasında onlarla onlar gibi oynadığında Firdevsin bu duruşuna katlanamıyorlar. Bu kez sözde gücünü korumaya çalışıyorlar Halbuki Firdevs'in gücü onlar gibi bileğinde değil bilincinde ve hiçbir kuvvet bu güce pranga takamaz, zincirler vuramaz.
    Bir sineye bile zarar veremeyen kendi hayatını yakıp sonra tekrar dirilten bu kadın en sonunda bu duruma engel olamayacağını anlayıp bu çıldırmış zihniyeti korkularını aşıp yok etmekle buluyor. Kendi canını kaybetme pahasına da olsa...

    " Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye ?. Sinek değil ama adam öldurebilirim."

    Firdevs belki canını kaybedeceği bir yolu seçmiştir ama artık hiçbir gerçeğin onu korkutamayacağı bir yol olmuştur bu yol. Şimdi hiçbir korku onun ruhuna prangalar takamaz ve bu korkutucu gerçekle güç müsveddelerine meydan okuyacak.

    Güç müsveddeleri bunu sezdikleri an Firdevs'i yok etme kararı alır ve Firdevs idam edilir.
    Bu korkutucu gerçeklik Firdevs'in sonu gözükse de onun dünya kadınlarına bıraktığı sesidir.

    Ve ne kadar severse sevsin, ne kadar umutlu olursa olsun insanın insana yaptığı zulme kayıtsız kalamadığını şu satırlarla Livaneli özetliyor “ İnsan, kendi cinsini kitle halinde yok eden tek canlı türü! Bunu hiçbir hayvan yapmıyor. Kendi cinsinden olanı öldürmüyor. Kendi türüne işkence yapmıyor. İşkence kavramı başlı başına bir insan icadı! Doğada işkence yok. Kısacası dünyanın en vahşi yaratıkları bile, insanların birbirine uyguladığı zulmü bilmiyor, tanımıyor.” 


    Firdevs de kadın sünettini yaşamış bir çocuk.
    "Kadın sünnetinin kadına ve çocuklara yönelik bir şiddet biçimi olduğu bunun hiçbir şekilde meşrulaştırılmayacağına değin bir görüş ortaya çıkmışsa da bununla mücadele konusunda ortak bir politika belirlenememiştir. Kimi ülkeler kadın sünnetini hukuksal olarak yasaklama yolunu tutarken kimi ülkelerde daha yumuşak tedbirlerle ve kitlesel kampanyalarla mücadele etmeye çalışmaktadırlar."
    Dünyanın neresinde olursa olsun en başta dibimiz de yaşanan kadına karşı her türlü aşağılama ve şiddete karşı hiç bir zaman hukuksal yasaklar çıkarılan yasalar ne şiddet için ne kadınlar için ne de insanlık için yeterli değildir.
    Bunun yanında kadınlarımızın kız çocuklarımızın en çok korkuya karşı mücadele etmesi öğretilmelidir ve sonuna kadar çocuklarımız bilinçlendirilmelidir. Unutmayalım ki her şey çocuklukta başlıyor önemli olan bir çocuğa bilinciyle yürüyebileceği bir dünya sunmak, bunun mücadelesini verebilmek.

    Toplumsal bir farkındalık açısından" Şişşst Kızlar Bağırmaz " filmini de izlemenizi ve farkındalığı arttırmanızı temenni ediyorum.

    Ve buna karşılık sonuna kadar :
    Heyy Kadın Susma!!! Eyy insanlık Aldanma Unutma Unutturma !!!
  • Kadına şiddet ve kıskançlığı sevgi adı altında kılıf uyduran. psikolojik ve fiziksel şiddet uygulayan haysiyetsizlere ve bu duruma mecbur olmasada boyun eğen kadınlara dayanamıyorum...
  • Ben kimdim
    Ben yağmura aç bir çöl gibi sevgiye aç bir adamdım belki de
    Ben yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi sevgiyi aradım durdum her zaman
    Lakin hep yanlış sokaklarda buldum kendimi
    Belki de yanlış olan sokaklar değil bendim.
    Peki siz kimdiniz
    O sokaklarda doğruymuş gibi duran
    Deniz suyundan farksız içtikçe insanın içini daha da kurutan
    İnsan müsveddeleri
    Kdrbg
  • "... Yine Kâmil Beşer'den, Kâmil insanın alanına geçerek şu örneği vermek isterim. Yüce Şeyh Bahaeddin Nakşibend, hasta yatağında yatmakta olan babasına "Sureten siz benim babamsınız ama manen ben sizin babanızım. Siz beni şeklen terbiye ettiniz, ben sizi manen terbiye ediyorum" der. Ve bu söz sıradanların ahlâk anlayışına göre babaya saygısızlıktır hâlbuki apaçık bir hakikatin izharıdır.

    Hâce Abdulhalik Gucdevani, Nakşibend'in rüyasına girer, yüzünden peçeyi kaldırır ve Nakşibend ahlakı öğrenir. Mevlânâ, Şems'i bekler, Uluğ Bey, Cemaleddin el-Kaşi'yi... Büyük ruhun gıdası başka bir büyük ruhtur, bir dâhinin gıdasıda başka büyük bir dâhi. Büyük adamda ancak büyük bir adamdan yada kendinden öğrenir. Homeros kahramanına "Kimseden değil kendimden öğrendim" dedirtir. Terentius "Bütün umudum kendimde" der. Cicero "Kendimden öğrendim ve kendime yaslanarak yükseldim" der.

    Kısacası sıradan bir insan için büyük bir çocuk karşısında yapılacak en dürüst şey onun kaprislerine ve arzularına boyun eğmektir. Fakat sıradan insan "terbiye" der "ahlâk" der. O büyüdüğü zaman size terbiyenin ve ahlâkın ne olduğunu öğretecektir. Çünkü bunlar en şiddetli özleriyle onun vücudunda yer etmişlerdir. İnanıyorsanız bir fakirin, bir sakatın durumunu gördüğünde gösterdiği tutumu takip edin. Başka çocuklar hüzünlenip acıma hissedip uzaklaşacak, o ise bir şey onu oraya rabtetmiş gibi çakılıp kalacaktır. Kâmil Beşer ahlâklı olmaya, merhametli olmaya mecbur edilmiştir. Çünkü bunlar büyüklüğün şanındandır. Şimdi duralım ve büyüklüğün şanını anlamadan önce şu ahlâk meselesinde bir sözde biz söyleyelim.

    Büyük bir dâhi Allah hakkında ileri sürüleceği tek kanıtın ahlâk olduğunu ifade edince, zeka müsveddeleri "Ahlâkî delil, delil olamaz" diye feryada başlamışlar. Bu sözleri onlarda ahlâkın olmadığının delilidir. Çünkü ahlâk sahibi için ahlâk bir yıldırım çarpması kadar şiddetli bir varlıktır. Bu yüzden yıldırımın nereden düştüğünü görmek için başını semaya kaldırır.

    Devam edelim. İşte bu şan yani Cicero'nun "Çıkar için değil yiğitlik şanı için" dediği şan Kâmil Beşer ile Kâmil İnsan'ı birbirinden ayıran derin bir vadidir.

    Kâmil Beşer, yani bütün büyüklüğüne rağmen beşeriyet semasına sıkışıp kalmış bir kişi için başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur. Varsa bile bundan çok daha önemli olan onun kendisi hakkında ne düşündüğüdür. O bir fakire "Vermeden geçmek benim şanıma yakışmaz" diyerek para verir. O namazı "Tembellik etmek benim şanıma yakışmaz" diyerek kılar. O orucu "Bir ay boğazını tutamamak erkekliğe sığmaz" diyerek tutar. O Allah'a "Ben bir rastlantının eseri olamam" diye düşündüğü için inanır. Ve dürüst bir adam olduğu için kendisine emanet verilen bu hayatın hakkını ödemeye gayret eder. Fakat bütün bu düşünceler benlikten doğar ve benliğini tatmin etmekten daha büyük bir çıkar yoktur. Issız bir gecede, karanlık bir çölün ortasında hiç kimse görmeden, hatta o fakirin kendisi bile görmeden önüne bir servet çıkartmak fedakarlık mıdır? Hayır! Şayet bu servet karşısında aldığı şey; aynada yüzüne baktığında dudaklarına yerleşen gururlu bir gülümseme ise dünyanın bütün hazineleri bile bu anın zevkine eş değer olmayacaktır. Bunu ancak Kamil Beşer bilir. Büyük İnsan veyahut İnsan-ı Kâmil bu gururundan da geçmiştir.

    Dehadan bahsediyorum çünkü en büyüklerin kapısı nereye çıkarsa çıksın buradan açılır. Pek zeka sahibi olmayan bir adamın da büyükler arasına karıştığı mümkündür fakat Ahrar'dan, Nakşibend'den, Mevlânâ'dan, Pârisa'dan bahsedecekseniz, yani en büyüklerden, onların "hiç"liğe büyük bir varlıktan, onların tevazua büyük bir dehadan geçtiklerini de bilmek zorundasınız.

    Ubeydullah Ahrar bir dâhiydi. Uluğ Bey'le kıyaslanacak kadar büyük bir dahi. Fakat o fazladan bir şeye sahipti "yok"luğa. Çünkü dehadan fazlası yoktur. Buna sahip olan dâhinin üzerine çıkar; o artık "kutsal" bir varlıktır. Kutsiyet temizlenme demektir. Varlığından temizlenme. Varlığından temizlenebilmesi için insanın önce kayda değer bir varlığı olmalıdır. Bir dâhi şiddetli varlık sahibidir. Onun kendinden vazgeçip dehasından soyunması şiddetli bir temizlenme demektir. Bir güvercinin Simurg'a dönüştüğü görülmüş şey değildir. Simurg'a ona en yakın olan kuş dönüşebilir yani Kartal. Yuvasını zirvelere yaptığı için kanatlarını değiştirecek yüksekliğe sahiptir. Düşmeyi göze alanın en yüksekte olması gerekir. Aksi takdirde ölümü isterken kendisini sakat bırakabilir.

    Ahrar, Ahrar olmadan önce Nusreddin olarak anılıyordu. O zamanlar küçük bir kartaldı. Kendini yokluğa bırakmak için en yükseğe tırmandı."
    Rafet Elçi
    Sayfa 434
  • Kısa adımlarla sana geliyorlar, tatlı gülücükleri, tanıtım ilanları, gazeteleri, bayraklarıyla; büyük, aptalca davaların sefil savaşçıları, çocuk felcine, kanserr, yoksul konutlarına, sefalete, yarı felce, körlüğe karşı savaş açan kemikli maskeler, arkadaşları için dilenen hüzünlü şarkıcılar, nihale satan dayak yemiş yetimler, evcil hayvanları koruyan etleri çekilmiş dul kadınlar. Sana yanaşan, seni alıkoyan, seni işleten, aşağılık hakikatlerini, sonsuz sorularını, hayır işlerini, doğru bildiklerini senin yüzüne tüküren herkes. Göğsünde ve sırtında birer ilanla dolaşıp dünyayı kurtaracak olan gerçek iman sahipleri. Acı çeken sizler O'na gelin. İsa dedi ki, görmeyen sizler görenleri düşünün.

    Soluk benizliler, lime lime yakalılar, sana hayatlarını, hapishanelerini, düşkünler yurdunu, sahte yolculuklarını, hastahanelerini anlatan kekemeler. Yazım kurallarında reform yapmak isteyen yaşlı ilkokul öğretmenleri. Kullanılmış kâğıtları toplayıp üretime yeniden kazandırmak için yüzde yüz etkili bir sistem geliştirdiklerine inanan emekliler, strateji uzmanları, yıldız falcıları, su kaynağı arayıcıları. Üfürükçüler, mucize tanıkları. Sabit fikirleriyle yaşayan herkes; insan müsveddeleri, insan kalıntıları, kahvelerde, barlarda patronların ağzına kadar doldurdukları bardakları ağızlarına götüremeyip onların eğlencesi olan zararsız, bunak ucubeler, saygıdeğer görünmeye çabalayarak Marie Brizard'larını bir dikişte yuvarlayan kürklü, geçkin orospular.
  • Çevrenize şöyle bir bakın; bir bakın akıp geçen olaylara, bir bakın tanık olduğunuz ya da duyduğunuz olaylara bakın. Kimi zaman onur çiçekleri ile, inanç çiçekleri ile bezenmiş insanlarla karşılaşırız. Kimi zaman da binbir yalanın belini bükmüş, yolsuzlukların saçaklarına tutunup, sirk cambazları gibi sıçrayıp durmuş insan müsveddeleri ile...
    Ve hep onlar kazanmış; hep onlar günlerini gün etmişler. Para mı? Onlarda... Pul mu? Onlarda... Hep, bir elleri balda, bir elleri yağda, öyle yaşamışlar. Kablumbağa gibi, binbir yalanın sığdığı başlarını gerekince, kalın kabuklarının içine çekerek, yılan gibi, kıvrılarak, bukalemun gibi kondukları, yerleştikleri yere uyarak yaşamışlardır...
    Uğur Mumcu
    Sayfa 109 - Tekin yayınevi