*Dikkat Spoiler İçerir!!!!*
Arif Ergin’in *Tekvin* romanı, çok fazla hakim olmadığım bir konu olan İlluminati ve gizli cemiyetler dünyasını, Türk sanat tarihinin en gizemli figürlerinden Osman Hamdi Bey’in eserleriyle harmanlayan, oldukça akıcı ve sürükleyici bir kurguya sahip. Kitap kendini rahatlıkla okutuyor ve merak unsurunu canlı tutmayı başarıyor. Ancak finaline geldiğimde, açıkçası yazara ayıp olmasın ama kendimi kahkaha atarken buldum.
Hani birisi size çok ciddi bir şey anlatır, siz tam o sırada dayanamayıp gülersiniz de karşınızdaki bozulup *"Neye gülüyorsun?"* der ya; ben de kitabın son sayfasını kapattığımda tam olarak bu hissi yaşadım. Hikaye boyunca gariban başkarakterimiz Hakan; sahip olduğu ciddi su korkusuna rağmen yeraltı dehlizlerine giriyor, suların içine batıp çıkıyor, patlamalar atlatıyor ve kurşunların hedefi oluyor. Tüm bu ölümcül cefayı ise tek bir amaç için çekiyor: Kendisinin aslında kim olduğunu ve neyi koruduğunu öğrenmek. Finalde nihayet o dehlizlerden çıkıp İlluminati’ye karşı savaşan kadim bir cemiyetin son soyu olduğunu öğrendiğinde ise kurgu benim için biraz komik bir hal aldı. Çünkü o esnada sekreteri Ahu, sadece bilgisayarının başında oturup Fransız hükümetinin birkaç nüfus kayıt sistemine girerek Hakan’ın aslında kim olduğunu (Kenan Ruzly olduğunu) çoktan keşfetmişti. İnsan düşünmeden edemiyor: Hakan o karanlık dehlizlerde canını dişine takıp sürünmek yerine, en başta oturup Ahu ile birlikte iki tıkla ufak bir internet araştırması yapsaydı, zaten sonda öğreneceği hakikate hiç bu kadar eziyet çekmeden ulaşabilirdi.
Kitaba dair bir diğer eleştirim ise bitmel bilmeyen sis muhabbeti. Ne sismiş arkadaş, dagılmadı gitti, dedim. Hikayede o kadar çok olay, o kadar yoğun bir koşturmaca var ki; tüm bunların belirtilen o dar zaman diliminde