“Kadının erkekle eşit bir şekilde, onunla tam bir bütünlük içinde kendini ifade edebildiği yegâne beden dili" (J.-P. Desaive) olan dans, toplum içinde namuslu geçinenlerin her çağda ihtiyaç duyduğu teşhirciliğin zarif şekillerine de zemin hazırlıyordu. Dans bir disiplin dersi, toplumsal bir görev, sıkıntıyı gidermenin bir yoluydu, Katolik ve Protestan din adamlarının çekincelerine rağmen toplumun en tepesinden en alt katmanlarına kadar da bu böyle kabul edilirdi.
İki açıdan karanlık bir eğlence olan dansla (birincisi genellikle gece dans edilir, ikincisi insanı günaha sokar, öyle değil mi?) François de Sales'ın Introduction à la vie dévote'unun XXXIII. bölümünde yazdığına göre, dansın, mantarların ve balkabaklarının insan üzerinde benzer etkileri vardır: "En iyileri bile bir şeye benzemez, derler (doktorlar), ben de size diyorum ki en iyi balolar bile beş para etmez." Az rastlanan uzlaşmacı bir görüştür bu, her ne kadar öteki dünyaya ait imgelerin üzerine kurulmuş olsa da: "Ne yazık ki siz varken vakit geçti, ölüm yaklaştı, bakın nasıl alay ediyor sizinle, sizi nasıl da dansa çağırıyor, bu dansta kemanların yerine yakınlarınızın iniltileri olacak, hayattan ölüme doğru tek bir kez geçeceksiniz. Fanileri oyalayan asıl dans budur." İfadeyi kelimelerin gerçek anlamıyla kavramak gerekir: Dans aslolanı, sonsuzluğun anlatılmaz sevinçlerin hazırlığının bu dünyada, tehlikeler içinde yapıldığını unutturur. Hıristiyanlığın çağrısına uymaz, çünkü "şehveti körükler" ve kadın ile erkek denen “iki narin gemiyi" birbirine yaklaştırır, dolayısıyla sonsuz ateşte kavrulmaya mahkûmdur. Katolikler kadar Protestanlar için de dans "bizzat Şeytan'ın icadıdır."