İçgüdüsel doğasından kopması insanı kaçınılmaz olarak bilinç ile bilinçdışı, ruh ile doğa, bilgi ile inanç arasında çelişkiye sokar. Bu bölünme, insanın bilincinin artık içgüdüsel yönünü görmezden gelemediği veya başaramadığı noktada patolojik hâle dönüşür. Bu kritik aşamaya girmiş bireylerin çoğalarak birikmesi, ezilenlerin savunmasını üstlendiğini iddia eden bir kitle hareketini başlatır. Tüm kötülüklerin kaynağını dış dünyada arama eğiliminde olan bilinç uyarınca, politik ve sosyal değişim isteyen sesler yükselir. Bu değişimlerin, çok daha derinlerde yatan bölünmüş kişilik problemini otomatik olarak çözeceği zannedilir.
İdeal bir anlama, her iki tarafın da diğerinin yaşadığı deneyimleri hiç düşünmeden birlikte yaşayabilmesidir - katıksız bir öznellik içinde hiçbir sosyal sorumluluk taşımadan ve hiç eleştiri yapmadan pasif bir anlayış durumuna girmektir. Bu derece ileri düzeyde bir anlama, kuşkusuz, mümkün değildir, zira iki ayrı bireyin birbiriyle bilfiil özdeşleşmelerini gerektirir. İlişki er veya geç öyle bir noktaya gelir ki, taraflardan biri diğerinin kimliğiyle bağdaşmak için kendi bireyselliğini feda etmeye zorlandığını hisseder.
Halkın her başarılı ayaklanmasının ardından, halkın amansız düşmanlarının yükselttiği uzlaşma çağrısı, kendi zaferinin heyecanını yaşadığı ilk anlarda, halk tarafından tekrar edilir.
Gerçekte insanoğlu, onun adına uzayı ve zamanı fetheden makinelerin kölesi ve kurbanı olmuştur. Onun fiziksel varlığını koruyacağı iddia edilen savaş teknolojisi tarafından sindirilmekte ve tehlikeye atılmaktadır.
Cohen sonrasında bu insanları bir laboratuvara götürüp bilgileri dahilinde nezle virüsüne maruz bırakmıştı. Yanıtını aradığı soru şuydu: Yalnız insanlar başkalarıyla bağları olan insanlardan daha mı kötü hastalanacaktı? Neticede yalnız insanların başkalarıyla yakın bağları olan insanlara kıyasla nezleye yakalanma riskinin üç kat daha fazla olduğu ortaya çıkmıştı.