"İnsan Mutluluğunun İki Temel Düşmanı: Istırap ve Can Sıkıntısı" başlıklı bölüm, yazarın kötümser felsefesinin en özlü ve çarpıcı özetlerinden birini sunmaktadır.
Schopenhauer, insanın temel trajedisini "istek" ve "doyum" arasındaki döngüye oturtur.
Hayat bu iki kutup arasında gidip gelen bir salınımdır:
Istırap: Bir şeye duyulan ihtiyaç karşılanmadığında ortaya çıkar. İnsan, arzuladığına ulaşamadığı sürece acı çeker.
Can Sıkıntısı: İhtiyaçlar karşılandığında ve arzular doyurulduğunda ise insanı boşluk ve anlamsızlık duygusu, yani can sıkıntısı karşılar.
İnsanın Trajik Konumu
Yazarın bu metindeki temel tezi, insanın mutlu olmasının neredeyse imkansız olduğu üzerinedir. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz her şey bizi ıstıraba sürüklerken, bu ihtiyaçları karşılayıp rahata kavuştuğumuz anda ise hayatın anlamsızlığı ile yüzleşip can sıkıntısına düşeriz. Schopenhauer, bu durumu hayatın bize sunduğu kaçınılmaz bir "sarkaç" olarak nitelendirir.
Bu bölüm, modern insanın sürekli bir "daha fazlasına sahip olma" arzusunun aslında neden bir mutluluk getirmediğini felsefi bir derinlikle açıklar. Schopenhauer, dış dünyadaki nesnel faktörlerin (yokluk veya bolluk) içsel dünyamızdaki bu temel çatışmayı çözemeyeceğini, çünkü "can sıkıntısı" ve "ıstırabın" özünde insan doğasının kaçınılmaz bir parçası olduğunu savunur.
Bu bölüm, Schopenhauer’in diğer eserlerinde de işlediği "irade" kavramının insanı nasıl sürekli bir tatminsizliğe sürüklediğinin, son derece net ve edebi bir dille ifade edilmiş halidir. Okuyucuya, insanın arayışlarının neden çoğu zaman hüsranla sonuçlandığına dair sarsıcı ve gerçekçi bir perspektif sunar.
Sözü anlamlı kılan özgürlüktü. Verilen bir söz, seçilen bir yöndü, kendi kendine seçenekleri kısıtlama anlamına geliyordu. Eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan hapishanede, kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden daha iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi. Bu yüzden söz vermeyi, yemin etmeyi, sadakat fikrini, özgürlüğün karmaşıklığı için temel olarak görmeye başlamıştı.
Sıradan insanlar sadece zamanlarını nasıl harcayacaklarını düşünürler; herhangi bir yeteneğe sahip insan zamanını nasıl kullanacağıyla meşgul olur. Sınırlı akla sahip insanların can sıkıntısına eğilimli olmalarının nedeni akıllarını iradenin sevk edici gücünü harekete geçirmekten başka bir şey için kullanmamalarıdır:* ve iradeyi harekete geçirecek özel bir şey olmadığında, atalet halinde kalır ve akılları tatil eder, çünkü irade gibi o da, sahneye koyacağı harici bir şeye ihtiyaç duyar. Sonuç bir insanın sahip olduğu güç her ne ise onun korkunç bir durgunluğu; tek kelimeyle can sıkıntısıdır.
Zekanın kendi başına hiçbir gücü olmadığını iddia etmiyoruz, ancak ağır ve yoğun hayvanı eğilimleri harekete geçirme ve bastırma konusunda aciz kaldığını kesin olarak biliyoruz.