Beyaz Geceler, iki yalnız ruhun kısa süreli bir karşılaşmasından doğan uzun etkileri anlatıyor.
Dostoyevski'nin en naif, hülyalı ama aynı zamanda en buruk öykülerinden biri.
Nastenka henüz 17 yaşında; sevgisiz bir ortamda büyümüş, hayatı kitaplardan öğrenmiş bir genç kız.
Ama bana soracak olursanız, Nastenka’yı öyle tamamen saf ya da masum diye geçiştiremeyiz.
Duygusal zekâsı bir hayli yüksek. Anlatıcımızın ilgisinin ne yönde olduğunun farkında.
Farkında olmasına rağmen, "Gel ama randevu olarak görme", "Bana âşık olma ha" gibi cümlelerle
hem sınır çiziyor hem de bu ilgiyi kontrollü bir şekilde sürdürüyor. Buna oyun diyemeyiz belki
ama bir farkındalık var. Genç bir kadın olarak beğenilmekten, ilgi görmekten doğal olarak
hoşlanıyor. Ne söylediğinin, ne yaptığının, nasıl etki yarattığının farkında.
Anlatıcımız ise yıllardır yalnız; hayal dünyasını gerçekliğin yerine koymuş biri. Nastenka onun için umut oldu,
duygu oldu, varlık oldu. Ona mı âşık oldu, yoksa birine bağlanma ihtiyacına mı tutuldu, bilmiyorum. Ama bağlandı.
Tabii aşk dediğimiz şey -benim gözümde-tüm duyguların kısa süreliğine yoğun bir şekilde birleşmesidir.
Ve uzun zaman sonra yalnızca Nastenka ile konuşmuş olması, bu duygunun ona aşk gibi görünmesini doğal kılıyor.
Kendini ona teslim edercesine bağlandı. Ve Nastenka, bu sevgiyi gördü, bildi. İlgiyi aldı ama tam anlamıyla yönelmedi.
Çünkü hâlâ beklediği başka biri vardı. Belki de Nastenka’nın düşündüğü şey şuydu:
“Beklediğim gelirse ona dönerim. Gelmezse... seni de seviyorum.”
Yine de bu kitapta kimseye kızamıyor, kimseyi suçlu bulamıyorum. Ne anlatıcının duygularına,
ne de Nastenka'nın çelişkilerine. İkisi de kendi eksiklerini tamamlamaya çalışıyordu.
Ve bu dört gecelik karşılaşma, ikisinin de içinde iz bıraktı.
Biri ilk defa görüldü.
Biri ilk defa