"...Ah neler hissediyorum da tahlil edemiyorum; bir şey yazmak,o tahassüsâtın içinden bir şey çıkarmal istiyorum ama bir kere ne yazmak istediğimi tayin edebilsem, şurada -beynini gösteriyordu- bir şey var, bir şey duyuyorum ama rüyalarda tutulamayan eşkâl gibi parmaklarımın arasından kaçıyor.Bilir misin, nasıl bir şey? Bak şu semâya, ne görüyorsun, bir deryâ-yı minâ...Gözlerinle onun içine girmeğe çalış; o mâilikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mâi...Dâima mâi...değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Câmid bir reng-i esfed! Of... O tabakat-ı muzlimeyi parçalayarak içeri bak; in, in, in, ne ksdar inebilmek mümkün ise o kadar in; ne buluyorsun?O siyahlıklar içinde ne buluyorsun?Siyah...Dâima siyah...değil mi?İşte böyle bir şey yazmak istiyorum ki fevkine bakılsa mâi,dâima mâi,zirine bakılsa siyah,dâima siyah...Bir şey ki mâi ve siyah olsun.Hasta mıyım,bilemiyorum; fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem; onu şöyle karşımda mürtesem, musavver görmek mümkün olsa; işte o vakit, zannediyorum ki artık ölebilirim; nisâb-ı hayatını tamamen almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim."