• İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN, GÜZEL BİR İNCELEME DAHA. :) AMA UNUTMAYIN Kİ BU GÜZEL İNCELEMEYİ, BENİ PASO ENGELLEYEN ve İŞSİZLİĞİME SEBEP OLAN 1K’YA BORÇLUSUNUZ !!!

    Savaşın tüm algısı tek bir kitapla değişebilir mi? İşte “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adlı eserimiz dünya edebiyat tarihinde, savaşın korkularına ışık tutabilecek nitelikte bir romandır. 1928 yılının Kasım ve Aralık aylarında Alman gazetesi Vossischen Zeitung'da yayınlanan hikâye sonradan bir roman haline getirilmiş ve Ocak 1929'da yayınlanmıştır. Sadece ilk 18 aylık baskısında, kitap 2,5 milyon kopya sattı ve eser 22 farklı dilde diğer ülkelerde tercüme edildikten ve yayınlandıktan sonra çok daha popüler hale geldi. Kitabın Birinci Dünya Savaşı’na dair tasviri, o sırada hala Almanya'da yaşayan, savaşla ilgili olan eski askerlerin birçoğunu doğrudan etkiledi. Nazi’ler 1930'larda iktidara geldiğinde ve sonrasında gücü ele geçirdiklerinde, Alman Nasyonal Sosyalist Partisi bu kitabı bir hayli eleştirdi ve yine Nazi rejiminin iktidarda olduğu bu dönemde, halk tarafından yakılan birçok kitaptan birisi de Remarque’ın eseri oldu.

    I. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Atlantik'in iki yakasındaki yaşayanların çoğu güçlü duygularla savaş karşıtıydılar. Her ne kadar durum böyle görünüyor gibiyse de, savaş ilan edildiğinde, savaş için asker alım kayıtları başladıktan, savaş düzenine geçildikten, siperler kazıldıktan, her iki tarafın da coşku ile “bir daha asla” diye bağırdığı idealizmin bu çatışmayı önleme konusundaki evrensel arzusu, savaşın yükselişiyle birlikte resmen ölmüştü. Alman liderler beklenilen savaşın sadece birkaç ay süreceğini düşünüyor ve uzayacağını beklemiyorlardı. Bütün generallerin ve yöneticilerin beklentisi bu yöndeydi ve savaşın 1914 yılının sonlarına doğru sona ermesiydi. Alman savaş literatüründe, zafere ulaşmanın ifade edilebilir en açık ve net yolu, altı hafta içinde Fransa'nın yenilgisi sonrasında, Doğu Cephesi'nde zayıf bir rakibe, “Rusya’ya” karşı bir savaş harekâtı yürütülmesiydi. Bu mesele Alman savaş çabalarının başarılı olması için çok büyük önem arz etmekteydi.

    Büyük umutlar ile girilen bu savaşta, Eylül 1914'te, Alman güçleri Marne'de hendek savaşında durdurulup, felce uğratıldıktan ve genç erkek asker neslinin yok edilmesinden sonra, bu savaşın Almanlara bir acı sonucu daha oldu. Savaşın ve çatışmanın en büyük baş sorumlusu olarak görülen Almanları acı ve büyük bir hayal kırıklığı ile birlikte acımasız barış şartları bekliyordu. Erich Maria Remarque'nin romanı, Birinci Dünya Savaşı'nda, Batı Cephesi'ndeki Almanya'da ön saflarda savaşan Paul Bäumer adlı genç bir askerin yaşadığı sıkıntıları ele almaktadır.

    Savaş sloganları, tüm sınıfıyla birlikte, öğretmenin ısrarı sonrasında bir vatanseverlik patlaması yaşamakta olan idealist lise öğrencisi Paul’u da etkisi altına almaktadır artık. Bir öğrenci olarak, öğretmeninin “Demir Gençlik” diye nesline atıfta bulunmasının verdiği gurur ve vatanseverlik ile şimdi, bir asker olarak, kendisini bekleyen çok daha sert şeylere layıktır, ama kendisi bu savaşta ölmektense hayatta kalmayı amaçlamaktadır. Paul burada biz okuyuculara bazı asker ve arkadaşları hakkında bilgi aktarır. Pavlus ve sınıf arkadaşları Leer, Muller ve Kropp okul yöneticileri tarafından baskı altına alındıktan sonra gönüllü olarak birlikte orduya katılmaya karar verirler.

    Hikâyemiz, grubun Klosterberg'deki temel eğitimini ve Onbaşı Himmelstoss'tan gördükleri sadist muameleyi de anlatmaktadır. Grup, kendileriyle aynı üniformayı giyen Himmelstos'un tacizine maruz kalır ve sonunda intikam alırlar. Bäumer ve dost askerleri, Paul'un arkadaşlarından biri olan Franz Kemmerich'in bacağının kesiminden sonra öldüğü sırada, ölümün artık kendilerine daha yakın olduğunu görürler. Bu genç askerler sonunda süngü, el bombası ve bilenmiş küreklerle savaştıkları yere, ölümün her yerde kol gezdiği cepheye gönderilirler.

    İzin için eve dönen Pavlus, savaşta yaşamış olduğu korkunç manzaralar ve bu süreçte maruz kaldığı savaşa dair tüm seslerin hayatını değiştirdiğini anlar. Hayatında daha önce sahip olduğu şeylerde ve yapmış olduğu, yaşadıklarından tat almamaya başlar. 17 günlük izin bittikten sonra, daha fazla eğitim adı altında dağlarda bir kampa yollanır. Hikâyemizin bu noktasında, açlıktan kurtulmaya çalışan Rus savaş esirleriyle tanışır. Pavlus, kendi birimine geri döndüğünde, artık kendisini daha rahat hissetmektedir. Bir gün Fransız askeri olan Gérard Duval ile karşılaştığı ve ölümcül yaraladığı devriyeye gönderilir. En nihayetinde “Savaş savaştır” ve sonuçları olacaktır düşüncesinde olan Pavlus, bir insanın, askerin çektiği acıyı hafifletmeye çalışır.

    Bu genç erkeklerin, savaştan sonra eve dönebilecekleri aileleri ve çocukları yoktur. Artık gençliklerinin masumiyetine sahip değillerdir ve savaştan önce dört gözle kurdukları hayallerinin gerçek olmasını bekleyemiyorlardır. Paul, insanlıktan tamamen uzaklaşmış hissetmektedir ve sadece duygularını savaşta olan arkadaşlarıyla paylaşabileceğini düşüncesi daha ağır basmaktadır. Bu savaş onların bütün hayatları olup çıkmıştır. Hikâyemiz, 1918 yazına doğru ilerler ve bu noktada, hayatta, geride kalan Alman birlikleri, erzak yetersizliği, barınak yokluğu ve Müttefikler tarafından tekrarlanan topçu bombardımanları nedeniyle tükenmiş ve yıpranmış durumdadır ve hikâyemiz daha fazla spoiler vermemek adına böylece sürüp gider. :))

    Erich Maria Remarque Hakkında Biyografi
    - Erich Maria Remarque, bir Alman asıllı bir yazardır ve 1898 yılının Haziran ayında Almanya'nın Osnabrück şehrinde doğmuştur. 16 yaşında şiir ve denemeler yazmaya başlayan Erich, bir süre Münster Üniversitesi'nde eğitim aldı ve 18 yaşındayken I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı.

    - Torhout ve Houthulst arasındaki batı cephesinde yer aldı ve savaştan sağ kalarak kurtulmayı başaran Remarque, cephe sonrasında öğretmenlik, kütüphanecilik, gazetecilik ve editörlük yaptı.

    - 1920'de, kendisinin ilk kitabı olan “Die Traumbude - The Dream Room” romanını (ülkemizde satışta göremedim) Erich Remark adı altında yayınlandı. 1928'de, 19 yaşındaki genç bir askerin gözünden anlattığı, savaşın mutlak kötülüğü ele aldığı en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” “Im Westen nichts Neues - All Quiet on the Western Front” olan ikinci kitabını yayınladı. Belki birçoğumuzun bilmesine rağmen, bilmeyenler için hatırlatmakta fayda görüyorum. Kendisinin asıl adı Erich Paul Kramer’dir ve bir dönem sonra annesinin adı olan Maria’yı almış, sonrasında da Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyadı olarak kullanmaya başlamıştır. Dünya edebiyat tarihine be insanlara Fransız kökenine işaret etmek istercesine, Remark’ı, Fransızca’da okudunduğu Remarque olarak değiştirmeyi de ihmal etmemiştir.

    - Remarque, ileri romanın yayınlanmasından sonra, İsviçre'nin Porto Ronco (benim için cennettir) şehrine yerleşir. 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sında halkın yaktığı pek çok kitap arasında Remarque'nin eserlerinin olduğu ifade etmiştim. Nasyonal Sosyalistler Remarque'i vatan haini ve sahtekâr ilan ettiler ve 1938'de Remarque'nin Alman vatandaşlığı parti tarafından iptal edildi. Remarque, Amerika’ya gidebilmek için İsviçre'den ayrıldı ve vatandaşlık işlemleri kabul edilerek Amerikan vatandaşı oldu, ama 1948 yılında İsviçre'ye geri dönerek edebiyat hayatına burada devam etti.

    - ilk evliliğini 1925'te Lise Jutta Zambona'ya ile yaptı ve 1930 yılında kendisinden boşandı. Fakat daha sonra Zambona'nın savaş sırasında Almanya'ya geri dönmesini önlemek için yeniden evlendiler. Remarque Amerika'ya geçtikten sonraysa tekrar boşandılar.

    - Remarque 1958'de, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu Paulette Goddard ile yeni bir hayata ve evliliğe merhaba dedi. Mutlu çiftimiz, Remarque 25 Eylül 1970'te ölene kadar birlikte yaşadılar. Yazarımız, 72 yaşında hayatın vermiş olduğu onca yorgunluk sonrasında, aylardır sıkıntısını yaşamakta oldu anevrizmadan dolayı hayata gözlerini yumdu. Ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, 23 Nisan 1990’da hayatını kaybeden eşi Paulette Goddard, İsviçre’de Remarque’ın yanına defnedildi.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • sevdiğim 
    önce kemir bu tel örgüleri gövdemden
    geç derimin altındaki tehlikeleri
    yürek kızgın bir kuma devrilmeden
    yokla beni

    anlıyorum kaçmaya zaman yok
    şafak birden doğrulacak
  • hem şarklıyım ben
    gövdem yara dolu
    Cahit Zarifoğlu
    Sayfa 77 - Şark: Doğu
  • .
    ve başımızın içi cenaze...
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • Her yandan karanlıklar biçilir
    dikilir üstümüze..