''Daha önceleri ona eziyet eden, sürekli bulmak için uğraştığı hayatın amacı artık onun için yoktu. Hayatın amacını arayışı, onun için sadece o anlık, tesadüfi bir şey değildi, böyle bir şeyin olmadığını ve olamayacağını hissediyordu. O sırada onu mutlu eden, mutlak, keyif veren özgürlük bilincinin ortaya çıkmasını, bir amacının olmaması sağlıyordu.
Onun amacı olamazdı çünkü artık bir inancı vardı, herhangi bir kurala, sözlere ya da düşüncelere değil, daima var olan daima hissedilen Tanrı'ya inancı vardı. Daha önce onu kendine koyduğu amaçlarda aramıştı. Bu amaç arayışı Tanrı'yı arayıştan başka bir şey değildi ve esareti sırasında dadısının ona uzun süre önce söylediği şeyi, Tanrı'nın orada, burada, her yerde olduğunu sözlerle değil, akıl yürütmeyle değil, doğrudan doğruya hissederek anlamıştı. Tanrı'nın Karatayev'de, masonların benimsediği Evrenin Ulu Mimarı'nda olduğundan daha yüce, daha sonsuz ve daha ulaşılmaz olduğunu esareti sırasında anlamıştı. Kendini, gözlerini kısıp uzaklara bakarken aradığını ayaklarının dibinde bulan bir adam gibi hissediyordu. Hayatı boyunca çevresindeki insanların başkalarının üzerinden uzaklarda bir yere bakmıştı ama gözlerini kısmasına gerek yoktu, sadece önüne bakması yeterliydi.
Önceleri o yüce, idrak edilmez, sonsuz şeyi hiç göremezdi. Sadece onun bir yerlerde olması gerektiğini hisseder, onu arardı. Yakında, anlaşılır olan her şeyde sadece sınırlılık, sığlık, dünyevilik ve anlamsızlık görürdü. Zihinsel bir dürbün kuşanmıştı ve uzaklara, bu sığlığın, dünyeviliğin olduğu, sisin altına saklanmış, sadece net bir şekilde görünmediği için ona yüce ve sonsuz gelen yere bakıyordu. Avrupa yaşamı, politika, masonluk, felsefe, hayırseverlik ona böyle görünüyordu. Ama o zaman bile, kendi yetersizliği olarak gördüğü bu anlarda aklı bu uzaklara