Öncelikle bu konular hakkında araştırmalar ne yazık ki ülkemizde oldukça az ya da hayal gücü ile iç içe geçmiş durumda. Kitap o yönden farkını koyuyor yani tezlerini kaynaklarla dellilendirme konusunda bir sıkıntısı yok.
Ancak verilen bilgiler oldukça giriş düzeyinde olup kapsamlı değiller ve okuyucunun ağzına bir parça bal çalıp bırakmak üzerine kurgulanmış.
Kitap nasıl daha iyi olurdu?
Bence birçok örgüt hakkında giriş seviyesi bilgi vermekten ziyade bir örgüt hakkında kapsamlı detaylı bir araştırma kitabı olsaydı hem daha değerli hem de daha özel bir yeri olabilirdi.
Şu anki seviyesiyle kurtlar vadisi izlemek ile hemen hemen aynı etkiyi veriyor.
İskender Pala severlerin hayır demeyeceği bir kitap.Yine vereceği konuyu çokça araştırdığı belli yazarın.Kitaba gelince akışında, sürükleyiciliginde sorun yok.Yazar her zamanki tarzının dışına çıkmış geldi bana.Ortadoğu problemi, Yahudiler, dervişler, bilimsel terimler, izafiyet teorisi,zaman ve mekânda geçmişe ve geleceğe seyahat, Filistin halkı, insanlae üzerinde yapılan deneyler....... Hepsi bir arada olmalı mıydı! Bilim kurgu , polisiye, tarih...Hangi alana koysak oluyor... Yazarın normalde ki tarzını daha çok seviyorum
Belki yeni tarz ve farklılık arayışi vardır..Bu kitapta tam oturmayan şeyler var.yine de yazarin kalemine sağlık...
Dili bildiğiniz İskender Pala, bence ağır ama kitaplara onun farkını katan da bence bu. Hikaye heyecanlı başladı, bir sonraki adımı düşündürdü ama sonunda basit bir şekilde bitti.
selamlar herkese!
bugün sizlere İskender Pala’nın Soygun kitabından bahsedeceğim.
Soygun’a büyük bir merakla başladım. kitap, 1826 İstanbul’unda, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından yaşanan çalkantılı dönemde geçiyor. ancak eser yalnızca bir soygun hikâyesi anlatmıyor; bir devrin kapanışına ve insanların bu değişim karşısında verdikleri mücadeleye de tanıklık etmemizi sağlıyor.
yazarın kaleminde en sevdiğim şeylerden biri tarihî atmosferi kurma biçimi. İstanbul sokakları, saray çevresi, dönemin insanları ve gündelik yaşamı öyle canlı aktarılmış ki zaman zaman kendimi olayların geçtiği dönemde yürüyormuş gibi hissettim. tarihî detaylar hikâyenin önüne geçmiyor, aksine kurguya güç katıyor.
kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ise İskender Pala’nın bölümler arasında kullandığı “zincirbend” tekniği oldu. her bölümün son cümlesinin bir sonraki bölümün ilk cümlesiyle devam etmesi romana çok akıcı bir ritim kazandırmış. bu nedenle sayfalar hızla ilerliyor ve merak duygusu hiç kaybolmuyor.
Soygun, dışarıdan bakıldığında bir polisiye roman gibi görünse de aslında hırs, sadakat, güven ve aşk üzerine kurulmuş bir hikâye. özellikle karakterlerin verdikleri ahlaki mücadeleler beni olay örgüsünden daha fazla etkiledi diyebilirim. kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey yalnızca çalınmak istenen mücevher değildi; insanların tutkuları uğruna neleri göze alabilecekleri sorusuydu.
ayrıca romanda eski ile yeninin, geçmiş ile geleceğin çatışmasını da görmek mümkün. bir yandan büyük bir değişimin eşiğinde duran bir imparatorluk, diğer yandan kendi iç savaşlarını yaşayan karakterler var. bu yönüyle kitap yalnızca bir macera ya da polisiye değil, aynı zamanda insan ruhuna dair de pek çok şey söylüyor.
benim için Soygun, tarihî roman ile polisiye kurgunun başarılı bir
Hüseyin Rahmi Gürpınar ile ilk olarak Efsuncu Baba adlı eseri sayesinde tanıştım. O kitabı okuduktan sonra yazarın kalemini çok sevdim. Hatta yazarla ilgili ilk inceleme yazımı da Efsuncu Baba üzerine yazmıştım. Yazarın anlatımını beğenince ikinci kitabı olarak Gulyabani 'yi okumaya karar verdim.
Kitaba geçmeden önce, eserin ortaya çıkış hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar, adını vermeyen sıkı bir okuyucusundan bir mektup alır. Bu mektupta okuyucu, yazardan cinli, perili, gulyabanili ve benzeri doğaüstü varlıkların yer aldığı bir roman yazmasını ister. Yazar da bu isteğe kayıtsız kalmaz ve Gulyabani adlı eserini kaleme alır.
Romanın başkahramanı Muhsine'dir. Muhsine, bir akrabası tarafından çalışmak üzere büyük bir köşke yerleştirilir. Roman boyunca da köşkte başından geçen ilginç ve gizemli olayları anlatır. Köşkte yaşanan tuhaf olaylar, geceleri duyulan sesler ve etrafta dolaştığı söylenen gulyabani, hem Muhsine'yi hem de beni sürekli merak içinde bıraktı. Sayfaları çevirdikçe olayların nasıl sonuçlanacağını öğrenmek istedim.
Kitapta cin, peri ve gulyabani gibi varlıklardan sıkça söz edilse de yazarın asıl amacı bunların insanların korkularından ve batıl inançlarından kaynaklandığını göstermektir. Hatta bu varlıklara mani söyletmesi, esere hem mizahi hem de farklı bir hava katmıştır. Romanın sonunda yaşanan olayların perde arkası ortaya çıkarken yazar da okuyucuya akılcı düşünmenin önemini hatırlatır.
Eserin dili oldukça akıcıdır. Halkın günlük konuşma diline yakın bir anlatım kullanıldığı için kitabı okurken hiç zorlanmadım. Aksine, kendimi olayların içinde hissettim. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın en beğendiğim yönlerinden biri de budur. Dönemin insanlarını, özellikle kadınların yaşamını, günlük konuşmalarını, halkın inançlarını ve sosyal yapısını anlatırken aynı
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerinden biri konuşabiliyor, fikrini ve iradesini ortaya koyabilmesidir.
Gazzali "Dilin Afetleri" ile insanın bu özelliğin kendine ve topluma zarar vermeden nasıl kullanması gerektiğini İslam dini ışığında anlatıyor.
Kitap içerisinde yazıldığı dönem dikkate alındığında önemini ve güncelliğini kaybeden örnekler olsa da kitaptan her yaş grubundan insanın öğreneceği bir çok konunun olduğu kanaatindeyim.
Esere kendi adıma eleştirel bir yaklaşımla baktığımda; Gazzali'nin her konu başlığında belki de işaret ettiği argümanı desteklemek için kaynak belirtmeden onlarca Hadis rivayet etmesini abartılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.
İslâm tarihinde önemli bir yere sahip olan İmam Gazzali'nin bu değerli eserinin özellikle gençler tarafından okunması gerektiğini düşünüyorum.
Dilin Afetleriİmam Gazali · Kitap Kalbi Yayıncılık · 202516,9bin okunma