Şüphesiz ki Allah’ın dini en yüce ve en doğru olanıdır.
Sayfa 290 - Risale (İmam Abdülkadir Geylani)·Kitabı okuyor
Gulca, Kaşgar ve Artuş'taki atmosferi gördükten sonra, zihnimde şu nokta berrak hale geldi: Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı yıkımın derinliğini kavrayabilmek için, kesinlikle beş vakit namaz kılan, İslam'ı bütün emir ve yasaklarıyla bir bütün olarak algılayan, dindar bir Müslüman olmak gerekiyor. Namaz diye bir gündeminiz ve derdiniz yoksa, ziyaret ettiğiniz bir şehirde namaz kılacak yer bulamamanın ne anlama geldiğini asla kavrayamazsınız çünkü. Veya ezana normalde kulak vermiyorsanız, ezanı işitmemek ne demektir, bilemezsiniz. Başörtüsünün Müslüman bir kadının inanç dünyasındaki yerini anlamadan, sokaklarda uygulanan tesettür yasağını doğru bir bağlama oturtamazsınız. Belki biraz empati yapabilirsiniz, o kadar.
Sayfa 134
Reklam
YAVUZ VE HALİFELİK 2
İslam hukukunda halife devletin hatta dünyadaki bütün Müslümanların başıdır. Bu İslam’ın ilk dönemlerinde tekti. Sonradan aynı zaman diliminde birkaç halife olduğunu görüyoruz. Bu durum meşru mudur? Evet, dört halife ve Emeviler zamanlarında tek halife vardı. Fakat İslam Devleti de bir tane idi. Ancak İslam Devleti’nin süratle genişlemesi sebebiyle zaman içerisinde çeşitli sebeplerle pek çok İslam devleti ortaya çıktı. Bu şartlar içerisinde çeşitli beldelerde “emîrü’l-mü’minîn” veya “halife” adıyla müteaddit hükümdarlar ortaya çıkmıştır. Bu hadise ilk defa Abbasiler döneminde ortaya çıkmıştır. Nitekim Bağdat’ta Radi (v. 937) Abbasiler adına halife iken, Endülüs’te Abdurrahman, Kayrevan’da ise Mehdi emîrü’l-mü’minîn olarak devlet idare etmekteydiler. Bu durum aynı anda birden fazla halife olup olamayacağı hususunda çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bunun üzerine ulema, her beldenin hükümdarının meşru olarak başa gelmesi ve hilafet için aranan şartları haiz olması durumunda, meşru halife sayılacağına fetva vermiştir. Buna karşılık bir hükümette veya bir beldede iki halifenin bir arada bulunması, hiçbir zaman için caiz görülmemiştir. Hiç kimse görmemiştir âlemde ey azizan Bir avrete iki er bir ile iki sultan Burada hilafetin tek bir şahsa münhasır olmadığı anlaşıldığı gibi aynı devlette iki başın yani halifenin olamayacağı da anlaşılmaktadır. Diğer taraftan tarihî bir gerçek olarak şunu da ifade edebiliriz. Çeşitli beldelerde farklı halifeler çıkmış ise de bunlar evvelki geleneğe uyarak Bağdat’taki halifenin manevi otoritesini tanımaya devam etmişlerdir. Moğol istilasından sonra ise Mısır’daki halife dünya Müslümanlarının başı addedilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han’dan sonra Mısır’ın yerini İstanbul’daki halife alacaktır.
Sayfa 228 - TİMAŞ·Kitabı okuyor
Tarih
YAVUZ VE HALİFELİK
Hocam Osmanlı tarihinin en tartışmalı meselelerinden birini halifelik konusu teşkil etmektedir. Hem siyasi hem de hukuki açıdan zaman zaman İslam dünyasını meşgul etmiştir. Ben önce şunu söylemek istiyorum, bir dönem Peygamber Efendimiz’den sonra bütün Ehl-i Sünnet padişahları ve bilhassa Osmanlıların yaptıklarını yıkmak isteyen, İslam’ı kafalarına göre değiştirmek isteyen selefiler şu hadis-i şerifi çok kullanırlardı. “Halifelik otuz senedir. Sonra hükümdarlık başlar”. Bunu nasıl anlamalıyız? İslam âlimleri bu hadis-i şerifin mutlak halifeliğe işaret olduğunu bildirdiler. Bu hususta XVIII. asırda Hindistan’da yaşayan büyük İslam hukukçusu Şah Veliyyullah Dehlevî’nin (v. 1762) geniş açıklamaları vardır. O şöyle demektedir: Hazreti Peygamber’in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur’ân-ı Kerim ahkâmını bütün insanlara bildirmek idi. Buna tebliğ denir. İkincisi, Kur’ân-ı Kerim’in manevi ahkâmını, yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine yerleştirmek idi. Buna irşat (ihsan, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur’ân-ı Kerim’in ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan Müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktı. Buna saltanat (kaza) denir. Peygamber Efendimiz’den sonra gelen dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak yerine getirdi. Onun için bunların hilafetine “hilafet-i hakikiyye” (gerçek halifelik) denir. Bu dönemde İslamiyet çok geniş bir sahaya yayıldı. Sahabe-i Kiram’ın sayısı azaldı. Bunlardan sonra fitneler çoğaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazife, başka üç sınıfa ayrıldı. Usûl ve fürû (inanç ve amel) ahkâmını tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini
Sayfa 227 - TİMAŞ·Kitabı okuyor
Tarih
Bir toplumu ileriye taşımak onu kültüründen, inancından ve tarihinden arındırmak ile gerçekleşmez.
...şimdiye kadar eksik olarak ve taklit yoluyla aldığımız/öğrendiğimiz atalar müslümanlığından, artık İslâm’ın öngördüğü Kur’an ve Sünnet’in müslümanlığında devam etmek mecburiyetindeyiz. Kalplerin şifâsı ve toplumun arınıp temiz toplum olması için, sahâbe misâli onar âyet şeklinde, azar azar da olsa ciddiyet ve samimiyet içinde Kur’an’ı okumak ve gereğini yapmakla işe koyulmak gerekir.
Kitap Alıntısı
Reklam
Reklam