"Derken kardeşim, zaptiyeye geldik. Yaver nazırın yanına girdi. Dilekçemi, zannedersem, verdi ve Sadrazam Paşa'nın emirlerini bildirdi. O dışarıya çıkarken 'Nazır Paşa sizi istiyor. Yanına giriniz' dedi. Ben de odadan içe ri girdim. Aman Allah'ım! O gün hissettiğim fenalığı hiç unutamam. Adeta titriyordum. Her şeyden vaz geçmiştim.
Hisse senetleri, elmas ... Bunların gözümde on paralık kıy meti kalmamıştı. Kendi kendime adeta kızıyordum. 'Bu zulüm ve istibdat kaynağından adalet dilenmeye geldin ha! Budala!' diyerek kendi kendimi kını yordum. Kapıdan girer girmez sanki babamın timsali gözümün önüne dikildi. Titreye titreye ilerledim. Büyücek bir masanın önünde oturan bir adam, o anda biçimini ve yüzünü hiç aklımda tutamadığım bir adam 'Sen Zülfikar Efendi merhumun kızı mısın, hanım?' diye sordu. 'Evet kızıyım' dedim.
Aramızda cereyan eden sözleri harfiyen söyleyeyim.
'Ne istiyorsun?' 'Efendim, ne isteyeceğim? Babamın malını istiyorum.' 'Nedir, neden ibarettir? Bunu biliyor musunuz?' 'Hayır, babamın öldüğü gece evimizi basmaya geldikleri zaman kasayı açtılar. İçindeki hisse senetlerini, mü cevherleri aldılar. Bunu torbalara koyarak Üzerlerini mü hürlediler. Zannedersem buraya getirdiler.'
İstibdat döneminde tahttan indirilmiş olan Sultan V. Murad'ın adını anmaya izin yoktu. Öyle ki II. Murad'ın Bursa'da 15. yüzyılda yapılmış olan camiinin restorasyonu haberini verirken gazete şöyle diyordu: 'Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin cennet-mekan babasının camisi'
İttihat ve Terakki liderlerine bizim neslimiz hem borçlu, hem de kırgındır. Borcumuz, en bayağı şekilde çürümüş hantal, çağdışı ve her türlü haysiyetten yoksun bir istibdat idaresini cesur bir hamleyle çökertmelerinden ve genç nesle bir benlik gururu, bir gelecek ümidi aşılamalarından gelir. Kırgınlığımız ise, uyandırdıkları bu ümit için, bizim neslimize verdikleri hayal kırıklığındandır.
İstanbul'a dönerken, hiç de ümitli olmadığımı itiraf ederim: Bu his bende, haklı bir asabiyet de uyandırıyordu: Vefasızlık, nankörlük, faziletsizlik halkası içinde idik: Bize bugün, tarih ve coğrafya düşmanlarımızla baş kaldıran bu mıntıkanın insanları ile din kardeşi idik:
İstibdat rejimi, mülk sahibi sınıfların birliğini yeni bir hiyerarşi çerçevesinde tesis etmek için iki temel stratejiye başvurmuş, bir yandan temsilî kurumları tasfiye ederek ya da güçsüzleştirerek Sarayın merkezinde yer aldığı şahsi iktidar ilişkilerini tahkim etmeye çalışırken, öte yandan Sünni mülk sahibi sınıf mensuplarının sadakatini sağlamak üzere dinî bağları kullanmıştı. Rejimin dayandığı karşıdevrim programının ikinci ayağı olan siyasal toplumun sınırlarının daraltılarak yeniden tanımlanmasında da birbiriyle iç içe geçen bu iki strateji devreye sokuldu. Sultanın temel sadakat odağı haline getirilmesi amacıyla, saltanat makamının kamusal görünürlüğü arttırılır ve etrafında yeni bir gelenek inşa edilirken, devletin kimliği hem içeride hem de dış politikada giderek daha fazla Sünni İslam’la tanımlanır hale geldi. Hilafet siyaseti adı verilebilecek bu iki stratejiyle toplumun belirli bir bölümüyle devlet arasında yeni siyasi bağlar kurularak yeni kültürel ve ahlaki normlar dayatılması, bu normlara uymayan (ve uyması arzu edilmeyen) kesimlerinse fiilen siyasal toplumun dışında bırakılması hedefleniyordu.