1894 yılında İngiltere’ de doğan, annesi Matthew Arnold’ un yeğeni, babası Chornhill dergisinin sahibi, kardeşi ve dedesi biyolog olan yazarımız Aldous Huxley; bilim ve edebiyatın renkli dünyası ile büyüyor ve eserlerinde de bu dünyanın izlerini bize yansıtmaktan geri kalmıyor. Tıp fakültesinde okurken yaşadığı göz problemleri dolayısıyla bir sene kadar kör kaldığı söylenen Huxley, bu renkli dünyaya bir de karanlıktan bakıyor. Gördükleri onun tıp fakültesini bırakıp edebiyat fakültesine gitmeye karar vermesiyle sonuçlanıyor. Fakülte yıllarında birkaç eser verse de tam anlamıyla edebiyata girişi Krom Sarısı ile oluyor. ‘Sosyal norm idealleri ve bilimin insan hayatındaki yanlış yansıması ‘ onun eserlerinde bahsettiği ve eleştirdiği temel konular haline geliyor.
Cesur Yeni Dünya Huxley tarafından 1932’ de okuyucuları ile buluşurken, 600 yıl sonrasına seslenen bir çeşit kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Ütopya mı distopya mı olduğu kararını veremeyen okuyucular, kendi içlerinde ikiye ayrılıyor. Yazarımıza bir gazeteci tarafından yönlendirilen ‘Vahşi’nin istekleri mi ,şartlandırılmış istikrar ideali mi?’ bu ikililiği ortadan kaldıracak gibi görünmesiyle beraber, yazarın verdiği cevap işleri daha da karmaşık hale getiriyor: ‘Bence iki ucun arasındaki bir orta hem istenmeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır.’
1.Dünya Savaşı’ndan sonra yazılmış romanımız, değişen dünyanın şekillenişini gözler önüne sererken Ekonomik Buhran Dönemi’nin etkilerini gidermek için çözüm olarak getirilen kapitalist sistemi de temel alıyor. Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilen insanlar (benim için nesneleştirilmiş insan) yeniye ve tüketime dayalı bir toplum oluşturmak için eğitiliyor (uyuşturuluyor).Bu insan robotlar, köleliği sevmekle şartlandırılıyor ve