Sancılarının, aksayan ayağının sebebi kardeşlerim değildi belki ama çocukluğumuzdan bu yana konakta her şeyin suçlusunun biz olduğumuz öğretilmişti. Hayatın bütün kabahatlerini, cürümlerini, kusurlarını hiç itiraz etmeden üstümüze alacak kadar zayıf ve güvensiz büyümüştük bu evde..
Sayfa 199·Kitabı okuyor
Her Yahudi diğer Yahudinin güvencesidir. Hemcinsinin günah işlediğini görürse, uyarmalı ve imkanı varsa önlemeli -aksi takdirde- o da günahkar sayılacak. Alenen yanlış yapandan cemaati sorumludur. Bir Yahudi her zaman şahitlik vasfını taşımalı ve kötülüğe itiraz etmeli, özellikle intikam için Tanrıya yalvaran güçlülere karşı. Başkasının günahına itiraz etmek görevi bu kadar önemli olduğundan, sahte ve kötü niyetle yapılan suçlamalar tiksindiricidir. Bir insanın adını kasten ve haksız yere lekelemek günahların en büyüklerinden biridir.
Sayfa 195·Kitabı okuyor
Reklam
Kıskançlığın zararları
Halbuki insan, binbir zahmetle, nefsini zorlayıp amel yaparak sevap kazanıyor. Bu sevaplarını da hased ederek boşu boşuna mahvetmesi çok yazıktır. Hased eden kimse, Allahu Zülcelal'in takdirine razı olmayıp O'nun kulları arasında yaptığı taksime itiraz ediyor demektir. Bu da insan için çok tehlikelidir.
Sayfa 61 - Reyhanî Yayınları
“Azizim!” diye sormuştu: “Sen tıbbiyeyi bitirince ne yapacaksın? Köye mi gideceksin?” Öteki birdenbire boş bulunarak: “Ne münasebet!” dedi. Sonra, pek ustaca olmayan bir ricat yaptı: “Mamafih, icap ederse giderim!” “İcap etmesi nedir? Nasıl icap eder? Köyün doktora ihtiyacı var! Sen gitmek istersen kimse de mâni olmaz. Ne bekleyeceksin?” Çocuğun cevap vermeye hazırlandığını görünce devam etti: “Hiçbir şey söyleme iki gözüm. İtirazlarını senden evvel ben sayıvereyim: Köylere gitmeden evvel birçok şehirlerimize bile doktor lazım!.. Köylerde, vesait noksanı yüzünden kâfi derecede faydalı olamayız!.. Bu kadar tahsili ve yurdun bizde tecelli eden emeğini mahdut bir mıntıkada ziyan edemeyiz!.. Değil mi? Pekâlâ, ben de size hak veriyorum, öyleyse ne diye feragat makaleleri, köylüye destanlar yazıp duruyorsunuz? Bak, ben sana, senin neler istediğini sayayım: Evvela, bütün muvaffakiyetinin başı olarak büyük bir iltimas arayacaksın… İtiraz etme, bal gibi arayacaksın. Hatta, eğer son sınıflara yaklaştıysan aramaya başlamışsındır bile… Ondan sonra memleketin göz önünde bir yerine tayin olunmak… İhtisas yapmak imkânlarını elde etmek… Sonra para kazanmak: Bol bol, avuç avuç, çılgınlar gibi kazanmak… Sonra güzel bir karı almak… Kafaca anlaşacağın ve ruhu ruhuna uygun bir kadın değil! Herkes gördüğü zaman ‘Aman! Bakın, falancanın ne enfes karısı var!’ desin yeter!.. Yalnız bu noktada idealistsiniz; ve maddi menfaatler ve rahatlar haricinde yegâne manevi zevkiniz budur: Güzel karı alıp herkese parmak ısırtmak… Sonra otomobil, apartman… Daha sonra göbek, poker vesaire… Hayatınızı gözümün önüne serilmiş gibi görüyorum, bir şey dediğim de yok, pekâlâ! Demek ki böyle icap ediyormuş, böyle olsun… Fakat bu istikbale hazırlanırken şu yaptığınız işler tarzındaki bir mukaddemeye ne lüzum var?
Konuşmacılardan birisi de ABD veya İngiltere'den gelen Hayrettin Yücesoy idi. Bu zat konuşmasında bir hadis-i şeriften bahsetti. Bahsettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Bir zaman gelecek, siz onları o derece taklit edeceksiniz ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz." Ashab-ı kiram soruyor: "Yâ Resûlallah, onlar dediğiniz Hıristiyan ve Yahudiler mi?" Resûlüllah, "Ya kimler olacak!" buyurdu. Hayrettin Yücesoy, bu hadis-i şeriften bahsettikten sonra, bunun aslında hadis olmadığını söyledi ve "Nitekim bu söylenenler gerçeklere de uymuyor" dedi. Oysa aksine tamı tamına gerçeklere uyuyordu. Bugün Müslümanlardan büyük bir kısmının gayr-i müslimleri tanı tamına taklit ettiğini kim inkar edebilirdi ki? Neyse... Bu arada, sorusu olanların konuşmanın sonunda sorularım yazılı olarak sorabilecekleri söylendi. Ben de şöyle bir soru sordum: "Bahsettiğiniz hadis-i şerif, râvî ve metin tenkidinden geçmiştir. Mevzu (uydurma) hadisler içinde de yoktur. Dolayısıyla hadis ilmine göre gerçek ve doğru bir hadistir. Buna rağmen siz bunun gerçek hadis olmadığın söylüyor-sunuz. Bu durumda siz, hadis ilmine mi itiraz ediyorsu-nuz, yoksa Peygamberimiz'e mi itiraz ediyorsunuz?" Bu sorumun yazılı olduğu kâğıt önüne gelince, Hayrettin Bey içinden okudu ve soruyu dinleyicilere kendi ifadesine göre aktardı. Fakat aktarırken, benim sorumu adeta konuş-macıya yani kendisine hakaret edercesine sorduğum şekilde söyledi. Bunun üzerine ben oturduğum yerden kalkıp, "Efendim o soru bana ait. Benim ifadelerim öyle değil. Burada beni tanıyan birçok kimse var. Benim öyle bir ifade kullandığımı zannederler. Lütfen benim sorumu yazdığım gibi okuyunuz" dedim. O da, "Benim aynen öyle yazdığımı" söylediyse de ben israr edip yazdığımı aynen okumasını istedim. O da
Eskiden bana olanaksız gelen şey,şimdi bende bir itiraz uyandırmıyordu.
Alıntı
Reklam
Reklam