Bir düşünsene, kaç duygu ertelenmişti, kaç yangından dönülmüştü o el âlem için. Kaç istek ertelenmişti, ne arzular itelenmişti bilinçdışına. Kolay mıydı bunca yıllık el âlemi elinin tersiyle itivermek? Çünkü iterse, kendisini itecekti ki el âlemi düşünmeden bir gün bile hareket etmediği için nasıl hareket edeceğini bilemiyordur tabii. Haklıydı sonra el âlem onu öyle görürse ne derdi?
vay canına, öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani! ah nerede o günler, gerçekten öldüğüm zaman, şöyle aklı başında biri çıkıp beni denize filan atıverse, ne iyi olurdu. ne yaparlarsa yapsınlar da, beni lanet bir mezara tıkmasınlar. pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın?
"Yük taşıyan bir hayvan huysuzlanıp gitmezse, sahibi döver onu. Ama ne kadar döverse dövsün, hayvanını yaralamak, sakat bırakmak, öldürmek gelmez içinden... Şöyle diyelim istersen: Kilimin ya da halın var bir. Asmışsın ipe, durmadan vuruyor, tozunu alıyorsun. Yüreğinde bir yer, her sopayı vuruşta, yaralayıp berelemekten korkar eşyayı. Böyle sakınmalardan bile uzaktık "mükellefiyet"te işte biz! Bir hayvan, bir eşya kadar bile değerimiz yoktu nedense. Ayağı kırılan bir ocak katırı, yiten bir kazma, bizlerin ölümünden daha çok üzerdi başımızdakileri. Çünkü, ocakta çalışan katır az bulunuyordu. Kazma, kürek belli sayıdaydı. Ama bize gelince, karıncalar kadar çoktuk biz!"