Herkes görmek istediğini görüyor hayatta. Yolda yürürken dilenenleri görmezler, çile çekeni dost bilmezler. Neşeden çok gam verene yaren demezler, gülerken iyiler de ağlayanı sevmezler. Şatafat peşine giderler de zarafete prim vermezler, gerçeğe düş derler de düşleri gerçek etmezler. Sevapları anlatıp dururlar da günahları bir kenara not etmezler. Seni, beni, başkalarını değil sadece kendilerini bilirler. Bu nasıl bir gözlüktür? Ki her manzara ufka gider de bunlar döner yine aynaları görür.
Ah Tanrım diyorum, keşke Çöl dinlerinin tarif ettiği gibi koruyucu ve esirgeyici bir Tanrı olsan. Keşke insanlar toprağa karışmasa da, ölü bedenlerden çıkıp dünyayı dolaşmaya devam etse. Kötüler cezalandırılıp, iyiler ödüllendirilirse. Ne güzel olurdu her şey.
Şartlar ne olursa ve karşınızda kim olursa olsun adil olabilmenin olmazsa olmaz şartı korkusuz olmaktır. Gerçeğin yanında dimdik yer alabilmek icin güçten, statüden, toplumsal baskıdan korkmamak gibi hiçbir şeyi kaybetmekten de korkmamak gerek..
Kendimizi, istemediğimizi söylediğimiz şeyleri yaparken bulduğumuzda buna sebep olan şey çevrenin ısrarındaki kuvvet değil, bizim reddimizdeki zayıflıktır. Hayırlarımız kuvvetli olmadığında evetlerimizin de bir anlamı kalmaz. Huzur bozulmasın diye her şeye evet demek bizi o kadar silikleştirir ki hiç yaşamamıs gibi oluruz. Engin Geçtan'ın deyişiyle: böyle birinin arkasından herkes "cok iyi bir insandır" der: "peki, başka neydi, ne gibi vasıfları vardı?` diye soracak olsanız, kimse diyecek bir sey bulamaz.