Kayıplarla başlayan her hikâye bugüne kadar merakımı hep kamçılamıştır. Sonuçta biz de “çağın kayıpları” sayıyoruz kendimizi. Bir Orhan Pamuk senaryosu ve sonrası Ömer Kavur’un “Yeni Sinemacılar” anlayışına uygun beyaz perde uyarlaması.
Orhan Pamuk, Kara Kitap’la çağın ötesine geçmeye hazırlandığı bir dönemde bu hikâyeyi yazmaya koyulur. Ömer Kavur’un da ısrarı bu işi hızlandırır tabii. Hikâyenin temelini, postmodern anlayışta da sık sık yer edinen “kayıp” ve “arayış” imleri oluşturuyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü anımsatacak metinselarasılıklar da kendini daha ilk anlarda ele veriyor.
Bu hikâye insanı: fotoğraf, zaman, saat ve rüya kavramları içinde eritmiş; onu bir yüzden, bir lahzadan, bir düşten, bir donukluktan oluşan fasit döngüde, çelimsiz bir arayışta bırakmıştır.
Güçlü bir alegoriyle Orhan Pamuk’un, güçlü mürekkep sızıntısını diğer eserlerinden izler taşıyarak okuyucu/izleyici karşısına çıkarmıştır. "Saatlerin kalbi vardır", "bir kitap okudum ve hayatım değişti" diyerek sokaklarda, otobüslerde, istasyonlarda, otellerde, kahvelerde birbirlerini arayıp; ardışık olarak birbirlerinin cümlelerini tamamlayan, birbirlerini hiç tanımayan insanların "Yeni Hayat"ından çok şey var bu hikâyede.
"Yüz"lerindeki keder, fizyonomi’den ilm-i kıyafete, oradan başka yerlere uzanan kadim bir hikâye taşır.
"Gizli Yüz"de farklı olan, yüzleri okurken kitapları değil ruhların aranmasıdır. Bu yönüyle İranlı ünlü şair Feriddün Atar’ın, yüzlere dair o ince sızıntısı gelir aklımıza: “Binlerce, binlerce sır bilinecek o ‘gizli yüz’ gösterince kendini.”
“Ne zaman bir hikâye anlat deseler ağaçları düşünüyorum.”
*spoiler
Tam bu cümle aklımın kıvrımlarını okşarken, varlığın izi “sestir” diyen bir söz araladı kapıyı. İşte bu hikâyede öz “saat sesi” olarak