"İzin verirseniz ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, bir başka gün gene gelirim" dedim.
"Hayır, dedi Usta, bugünkü işimizi henüz bitirmedik. Yukarı gelin ve bana anlatın."
Ne anlatacağımı, benden ne anlatmamı istediğini bilmiyordum. Atölyesine girdiğimizde, bu kez çok daha küçük boyutta bir portre çıkardı tuvallerin arasından.
"Buna bakın ve ne düşündüğünüzü söyleyin" dedi.
"Çok güzel bir portre, dedim. Sanatınızın tüm özelliklerini yansıtıyor."
"Adınız neydi?" diye sordu.
Söyledim.
"Bakın, dedi, size bir giz vereceğim: Her şeyden önce bir durup düşünmek gerek. Göz yeterli değildir. Düşünmek gerek. Çünkü resim sevilmek, hoşa gitmek için değil, algılanmak için yapılır."
"Ama resim bir anda algılanabilir de, dedim. Böylesi bir resim."
İçini çekti.
"Bakınız, dedi. İyi bakınız. Sonra kafanızın içindeki, belleğinizdeki başka portrelerle karşılaştırın. Eğer gerçekten resmi
görmeyi biliyorsanız (bakmayı değil, görmeyi ... ) belleğinizdeki resimlerle bunun arasındaki karşıtlıklar kendiliğinden ortaya çıkacaktır."
"Bu bir kişilik sorunu" dedim.
"Kuşkusuz, dedi. Sanatta her şey bir kişilik sorunudur. Ama demem o değil. Başka bir şey söylüyorum ben."
"Ne söylüyorsunuz?" diyemedim.
"Niçin?" diyemedim.
"Resimden resime elbet fark olur" diyemedim.
Ne demişti az önce: "Göz yeterli değildir." Sanki ağzımı açsam, gözüm konuşuyor gibi olacaktı.
Sezmiş miydi bu korkumu? Bilmiyorum. Ancak sorusunu yinelemedi.
"Bakın, dedi. Bu portrede (bizim buralardan bir bahçevanın portresidir), ne bir sevgi var, ne bir kin. Ne bir sevecenlik, ne bir itme. Ne sıkıntı , ne neşe. Ne yaşama sevinci, ne ölüm korkusu... Hiçbir duygu yok bu yüzde. Görüyorsunuz değil mi? Çünkü bu portreyi ben, bir elmayı, bir ayvayı, bir kayayı, bir doğa görünümünü nasıl yaptımsa, öyle yaptım. Bir psikolog değilim ben. Bu