Kitabın ilk başları, dürüst olmak gerekirse, bana göre sıkıcıydı. İnsanları şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz canımızı mı sıktılar? İnsanların kullandığı suya ver 100 lira zam; çizdiğimiz sınırdan bir gıdım öteye mi gittiler, elektrik'e 200 lira zam ekle filan; yok kafa koparmalar, yok katletmeler, vampirler kurbanın kanını içer, sonra kurtlar kurbanın ciğerini, kalbini yer, sonra kargalar gelir, kalanları yer, bir ötekiyle bir insan yatağa geçerse aksilikler olabilir. Elliot efendi bir kızın vücudunu bölmüş filan. Tüm bunlarla beraber kendimi boğazlayasım gelmişti.
Dedim yeter lan, yeter, bir durun her sayfa bunu diyorsunuz zaten, az motorunuz soğusun.
Kitabın içine girip Simon'un kuyruğuna teneke bağlayıp götüne tekme atarak tüm avluyu gezdirmek istedim. Bir tek onu da değil, Blair'i, bilmem başkasını filan, kafalarını vura vura dolandıracaktım. Ama sonra pat! Vampirlerin başı, bizim de kurtarıcımız Erebus efendi geldi, kurtlara raconu basarak bizi baş köşeye koydu, sonra da bastonunu ala ala kendi inine dönüp Meg'in getirdiği filmlerin hülyasına kapıldı.
Elemental kızlar da Megimizin cazibesine kapılarak ona destek ve hazmetmeyenlere düşman kesildiler.
Yok şunun kanını emerim yok bunu zevkine emerim, tehlikeli gülümseler atan Vlad bile Erebus dedemiz sayesinde en ufak bir şeyde 'Meg iyi mi?' diye dolanmaya başladı. Benim tabii keyifler dört köşeeee.
Simon'un yeğeni Sam ilk çıktığında, dedim, Bu çocuk bizim sayemizde insan olur, Simon'la yakınlaşırız falan, bunları düşüne düşüne birden hızlandım. Baya sayfa okudum, yoksa yavaş okuyordum, 1-2 haftayı bulurdu bitirmem ve gerçekten de dediğim gibi oldu son iki günde 300 sayfa okuyarak bitirdim.
Kafesten çıkmayan yavru kurt köpekler için kullanılan tasma ve kayış ile her yere dolanmaya başladı. Tabii, bu kayışlar