Nusret, “Seni beğeniyor. Sana hayran oldu bile!” diyerek Mari'ye gülümsedi. “Çünkü seni Avrupai buluyordur. Benim kardeşim Avrupa'dan gelen her şeye hayrandır! Bir şey hariç...” Düşündü, sonra aradığı kelimeyi buldu. “Revolüsyon!” Kardeşine döndü, “Sen revolüsyon ne demek biliyor musun? Ya da ihtilal? Kanın gürül gürül aktığı, giyotinli bir revolüsyon? Ama ne bileceksin sen böyle şeyleri! Senin bildiğin, sevdiğin tek şey var...”Sözünün
gerisini ya getiremedi ya da açıkça söylemek istemedi. Yalnızca parmaklarının ucunu “para” diyen insanlar gibi birbirine sürttü.
Duygularımızı en açık olarak en az korktuğumuz, en az çekindiğimiz kişilere açıklamamız, sevme tarzımızın totaliter bir yanı. En az korktuğumuz kişiler aynı zamanda tahakküm ettiğimiz ya da tahakküm etme gücüne sahip olduğumuz kişiler. Dolayısıyla şefkat göstererek, dokunarak, gülerek ya da “çocukça” davranarak, duygularımızı en açık biçimde başka yetişkinlere değil, ancak çocuklara ve hayvanlara gösterebiliyoruz.
…çoğu insan ihtiraslarına kapıldıkça özgür olacağına, tanrısal yasaya göre yaşamak zorunda kaldıkça da haklarından olacağına inanmış bir kere. O halde bu insanlar ahlakı, dini ve mutlak olarak sağlam bir karakter yapısına özgü olan her şeyi, öldükten sonra kurtulacakları bir yük olarak görüyor ve bu esaretlerinin, yani dindarlığın ve dinin ödülünü bu şekilde alacaklarını ümit ediyor.