Hayatının karmaşasından uzaklaşmak için bir yolculuğa çıkan John, yolunu kaybettikten sonra hiçliğin ortasındaki bir kafeye düşer. Menüde üç soru yazıyordur: Neden buradasın? Ölümden korkuyor musun? Halinden memnun musun?
Dünyanın Kıyısındaki Kafe, bu sorularla bizi; hayatın belirli noktalarında kendimize, insanlara ve çevremize sorduğumuz ama cevabını çoğu zaman başkalarından beklediğimiz sorularla yüzleştirir. Çünkü genellikle istediğimiz cevap şudur: “Bana ne yapmam gerektiğini söyle.” Neyi ve nasıl yapacağımızı kendimiz bulmaktansa, duymayı, uygulamayı ve hızlıca düzeltmeyi isteriz.
Oysa bu kitapta soruyu bizzat kendime sormam gerekti: “Neden buradayım?”
Belki de bu yüzden soruyu sormak, cevabını aramaktan daha zor geliyordu. Çünkü çitin deliğinden baktığım hayalimdeki hayata gerçekten adım atabilecek cesaretim var mıydı?
Koca bir ömür; rahat geçinebilmek, istediklerine sahip olabilmek için çalışırsın. Dinlenmek için değil, yeniden çalışabilmek için uyur; böylece yeniden tükenmeye hazır hâle gelirsin. Hoşnutsuzluğun arttıkça daha fazla harcar, seni mutlu edeceğini söyleyen reklamlara daha kolay inanırsın. Oysa mutlu olmak için aldığın eşyayı bile, çalışmaya harcadığın vakit yüzünden kullanmaya zaman bulamazsın.
Peki ya seni mutlu eden, enerjini tüketmeyen ve varoluş amacına hizmet eden bir yol olsaydı? Çitin ardındaki hayat tam olarak bu olsaydı; ruhunu doyurduğu için para harcama ihtiyacının bile azaldığını, aldığın onca şeyin doymayan ruhunun bir gerekçesi olduğunu fark etseydin?
Ya bütün mesele, yanlış yerde duran bir golf topuna vurmaya çalışmaksa? Ya da akıntıya rağmen enerjini yanlış yerde harcayan biri gibi çırpınıyorsan?
O hâlde soru şu: Kontrol kimin elinde? Senin mi, yoksa toplumun mu?
Sahi… sen neden buradasın?