Birçok erkeğin, hiç savaşa gitmemiş ya da okul bahçesinde bir topa bile vurmamış olmalarına rağmen savaş ya da sporla ilgili terimler kullanmalarını ilginç buluyordum. Mücadeleye hazırlanmak, savaşı kazanmak, düşmanı yok etmek. Yağlı Just Eat torbalarıyla dolu pis mutfaklarında, IKEA'dan dizdikleri gri mobilyalı evlerinde kendilerini nasıl savaşçı ve asker olarak görüyorlardı? Oldukları küçük adam ile olacakları vadedilen büyük adam arasında nasıl böyle bir ayrım yapabiliyorlardı? Biri tarafından hiç sevilecekler miydi acaba? Onları kimin, nasıl seveceğini düşündüm. Acaba hangi kadın -genelde hep kadınlardır çünkü- bu adamlar kendilerini büyük görmeye devam edebilsin diye yanlarında küçülecekti? Kendilerini Büyük İskender gibi, Julius Ceasar gibi, Kristof Kolomb gibi görsünler diye. Bebekliklerinden beri içlerinde besleyip büyüttükleri o görkemli destana yaraşabilsinler diye. Kendilerini nasıl kandırabildiklerini, hepsinden önemlisi, bu kandırmacayı dünyaya nasıl kabul ettirebildiklerini merak ettim. Geceleri başlarını yastığa koyduklarında kendilerini sahtekar gibi mi görüyorlardı yoksa kendi yalanlarına alışık oldukları için bebekler gibi huzur içinde mi uyuyorlardı? Kimse onlara karşı çıkmıyor, kimse fikirlerini sorgulamıyor ve kimse onları susturmuyordu. Kimse onlara "Katkın yoksa kenara çekil." cümlesinin saçmalıktan ibaret olduğunu söylemiyordu. Dolayısıyla bu adamların kendilerini savaşçı gibi görmeleri normal sayılabilirdi çünkü dünyayı, zihinlerindeki megalomanı manyaklığına göre şekillendirerek kendi savaşlarını çoktan kazanmışlardı.
Sayfa 95 - Domingo - Bkz Yayıncılık, 1. Baskı, Çev. İrem Genç