Ben bir insandım.
Bütün Ortadoğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.
Allah'la ve şeytanla olan bağlarını yıllar önce, deri değiştiren bir yılan gibi kıvrana kıvrana, zorlu bir süreç sonunda atmıştım.
Dünyanın ömrü ile kendi ömrüm arasındaki orantısızlığın verdiği rahatsızlık, güneş çarpması gibi sersemletici bir etki yapıyor üzerimde.
Biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşmüş bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük.
Tanrı o sırada dinleniyordu çünkü yedinci gündü, altı günde evreni yaratmıştı ve yedinci gün dinlenmeye çekilmişti. Herhalde bu yüzden çığlıkları duymamıştı.
Kendi kendime, babamın benden yapmamı istediği şeylerin, onun yapamadığı şeyler olduğunu düşündüm.
Ellerimle kapattım toprağı üzerine, küçük taş parçalarını ayıkladım. Taşlar değer de canını acıtır diye korkuyordum.
Yüreğinin sıcaklığı parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu.
Kendimi özgür, bir vadinin sonsuzluğu içinde uçsuz bucaksız ve sınırsız hissettim.
Bir annenin yavrusuna seslenişi gibi, topraklar geceyi çağırıyordu.
Amaç, insanın toplum içinde takındığı maskenin altında yatan ve hemen her zaman dış görünüşle çelişen asıl ruhunu yakalamaktır.
Aşk... Bu bir huzur, sükunet, sonsuz bir dinginlik olmalıydı... Aşk, istirahat olmalıydı... Tabii aşk diye bir şey varsa...
Aşk... Daha doğrusu kendisi kalbini bırakırken karşı tarafın sırf kibirden veya arzudan dahil olacağı kısacık bir macera.
İçindeki bu heyecanın değerini bilecek kadar yaşamış ve hissetmişti.
Pencerenin önüne geldi, yağmurun aralıksız yağdığını gördü. Damlalar bulanık camın üzerinde birikiyor, başka damlalar onları sürükleyip götürünceye kadar öylece bekliyor, sonra pürüzsüz çocuk yanaklarından süzülürcesine hızlı akıp gidiyordu. Dört bir yandan sürekli yenileri geliyor ve yeniden akıp gidiyordu, sanki dışarıda bütün dünya derdini milyonlarca gözyaşıyla döküyordu.
Ancak delikanlı bunların hepsini yalnızca görüyor, içlerine giremiyordu; bu, açılmış bir kitabı hırsla okumaya benziyordu, ama doğrudan bir sohbetin, bir olayın içinde yer alamiyordu.
... kent durmaksızın homurdanıyor, ne ölümle ne de yaşamla ilgileniyordu.