Aynı masada oturup , playlistimize pilli bebek ve Ahmet Kaya serpiştireceğimiz bir sohbet. Arkamızda loş ışıkta yorgun bir duruşla bordo bir duvar, sonu gelmesi istenilmeyen yazlarda cadde başındaki bakkaldan alınan tarihi geçmiş böğürtlenli bayat dondurma renginde. Siyah beyaz fotoğraflarında bir neslin aşk tarihine çalışıp senden kalmış bir aşkın tecellisini aramaktayım.Telafisine razı değilim, senin dalıp dalıp gittiğin yerlerin müptelasıyım, gözlerinin daldığı yerde düşüncelerinin gizemini merak ederim. Vaktinden çok sonra açmış bir çiçeksin, vakit senin için durgun bir çizelge. Sınırlarını sen belirliyorsun zaman denen olgunun , mesela ben , gördüğümde seni bitmesin istiyorum ama hızla akıp geçiyor . Ya zaman da sana yetişmek için bu kadar telaşeye kapılıyorsa. Butona tıklayan insanlar artmakta , düşüncelerimin bir butona sığıp sığmayacağından endişeliyim. Ya göndermez ise, ya görmez isen . Riski kabullenmek gerek, ben en büyük riski seni severek aldım, en büyük kumarım rüyalarımın kapılarını açmak oldu sana, yine de her şeyimi koymadım masaya. Harcayacak bir sevgim yoktu fazla fazla kazanmak için sevmedim. Gözlerinden burnunun altına, üst dudağının üstüne düşen gölgenin serinliğinde dinlenmek mükafatına oynadım oyunlarımı hep. Sevdimse ellerini saçlarından ayırmaya gücüm yoktu, öyle yazıyordu ilmihalde önce el ile sonra söz ile sonra kalp ile... Sense saz ile , naz ile, söz ile düşürdün beni ateşlere. Saçlarının karasından, gözlerinin dalıp dalıp gitmelerinden, ellerinin boynu bükük , şakaklarına sarılmasından öpüyorum . Öpüyorum hiç alamadığım kokunun sıcaklığından , sanatsal kaygından öpüyorum, neyi daha iyi yapabilirimlerinden , belli belirsiz iç çekişlerinden öpüyorum . Hızlı adımlarından , sevmeyişlerinden, tebessümünden öpüyorum , ne iyi ettin ziyaret