Bu inceleme ağır dozda spoiler içerir.
Bir hayvanın gözünden dünyayı görmek bazen insanı kendisiyle yüzleştirir.
Jack London’ın Beyaz Diş’i benim için sadece bir kurt-köpek hikâyesi olmadı. Bu roman, insanın ne kadar yıkıcı olabileceğini ama aynı zamanda ne kadar dönüştürücü olabileceğini anlatan bir hikâye.
Beyaz Diş doğası gereği vahşi değildi. O sadece hayatta kalmaya çalışan bir canlıydı. Onu saldırgan, korkulu ve acımasız yapan şey doğa değil; insanların ona öğrettikleriydi. Şiddet gördü, kullanıldı, dövüştürüldü. Bir noktadan sonra artık sadece savaşmayı bilen bir canlıya dönüştü.
Ama sonra hayatına sevgi girdi.
Bir insanın sabrı, şefkati ve korkusuz yaklaşımı Beyaz Diş’in içindeki kapalı kapıları tekrar araladı. Bu yüzden bu kitap aslında bir kurdun evcilleşmesinden çok daha fazlasını anlatıyor:
Şiddetin öğrenildiği gibi sevginin de öğrenilebileceğini.
Kitabın sonunda beni en çok etkileyen şey yavrular oldu. Çünkü o yavrular bize şunu söylüyor:
Geçmişte yaşanan zulüm, geleceğin kaderi olmak zorunda değil.
Ama kitabı kapattığımda içimde sadece huzur yoktu. Çünkü yaşadığımız dünyada hâlâ çok fazla Beyaz Diş var.
Ben İstanbul’da büyüdüm. Bu şehirde kediler ve köpekler sokakların doğal bir parçasıydı. İnsanlarla aynı kaldırımları paylaşan, dükkân önlerinde uyuyan, mahallelerin sessiz sakinleri olan canlılardı.
Bugün ise sokak hayvanlarının yaşadığı zorlukları görmek insanın kalbini gerçekten sıkıştırıyor. Barınakların durumu, sokaktaki hayvanların güvenliği, insanların onlara bakışı… Bazen insanı umutsuzluğa sürükleyen görüntülerle karşılaşıyoruz.
Belki de bu yüzden Beyaz Diş’in hikâyesi bugün daha da anlamlı geliyor.
Çünkü bu kitap bize şunu hatırlatıyor:
Bir canlıyı vahşileştiren şey çoğu zaman doğa değil, insanın davranışlarıdır.
Ama aynı insan,
Beyaz DişJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202095,8bin okunma
Otel denilen şey, içinde bir sürü insanın barındığı, yemek yedigi uyuduğu ama kimsenin birbirini tanımadığı büyük bir evdir dedi Adam. Adamı’n soyledigine göre, dışarıdaki ailelerin çoğunluğu bu tanıma uyuyordu.
Bir Tren Penceresinden Geçen Hayat
Bu romanı okurken hissettiğim duygu bir tren yolculuğuna benziyordu. Tren bir istasyona yaklaşırken yavaşlar. Rayların kenarında evler görünür. Camlardan içeriye kısa kısa hayatlar sızar: bir çocuk odasında oynar, biri çamaşır asar, bir adam televizyon karşısında oturur, bir çift mutfakta konuşur. Tren geçip gider. O hayatların hiçbirine gerçekten dahil olmayız. Ama bir anlığına hepsine tanıklık ederiz.
Bu roman da böyle.
Ana karakterin hayatına sanki bir tren penceresinden bakar gibi giriyoruz. Ne çocukluğunu gerçekten biliyoruz, ne de geleceğini. Sadece hayatının ortasından bir kesiti görüyoruz: annesiyle kuramadığı bağ, sevgilisiyle belirsiz ilişkisi, yaşlı ev sahibiyle paylaştığı sessiz ev ve iç dünyasında dolaşan tuhaf yalnızlık.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, ana karakterin küçük hırsızlıkları. Fakat bu hırsızlıklar suçtan çok bir duyguya benziyor. Sanki karakter, insanlarla kuramadığı bağları nesneler aracılığıyla saklamaya çalışıyor. İnsanlar geçici ama nesneler kalıcı. Çaldığı şeyler birer eşya değil, birer hatıra gibi duruyor.
Bu yalnız ve dağınık iç dünyanın içinde romanın en sıcak figürü yaşlı ev sahibi kadın. Kedileriyle yaşayan bu kadın genç karaktere öğütler veren bir öğretmen gibi değil. Onu düzeltmeye ya da değiştirmeye çalışmıyor. Sadece varlığıyla başka bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yüzden ilişkileri bir anne-kız ilişkisinden çok, sessiz bir bilgelik gibi hissediliyor.
Romanın dili de bu duyguyla uyumlu: sade, gösterişsiz ve neredeyse gündelik. Büyük metaforlar ya da dramatik patlamalar yok. Yazar okuru etkilemeye çalışmıyor; sadece karakterin hayatının içinden küçük anları gösteriyor.
Bu yüzden kitap büyük bir aydınlanma yaratmıyor. Okuru dehşete düşüren bir kırılma da yok.