Döğüşmeyi başka türlü öğrenmişti o. Daha doğrusu başka türlü anlıyordu. Öğrenmek... Anlamak?
Lâf işte.. kaderdi bu, kader. Ve yaşamak bir kader edinmekten başka bir şey değildi. Ama modadır alay etmek kaderle: Düşünmekten tiksinen, sebep aramaya üşenen, doğrunun peşine düşmekten korkan çağın yüz kızartıcı küçülüşüdür bu moda derdi.
Çünkü kader vardı, alınyazısı vardı, bu da doğum öncelerinden başlayan bir örümcek çalışmasının işiydi. Anlaşılması da o kadar güç olacaktı elbette. Beride insanlık burnu büyükler, hazırlopçular çağını yaşıyordu, dayanamıyordu artık nazik bedenler minicik bir güçlüğe bile... (Kader ağlarını biz doğmadan çok önce örmeye başlar. Şeyh Şamil.. yok yok, galiba Şeyhin oğlu Ahmed). Berikilere gelince, onlar inkârın kolaylığında çürüyüp gidiyorlardı.
Hırslı hırslı soludu:
"Kader yokmuş ha? Põh."
Hiçbir bilimsel dayanağım yok, belki de saçmalıyorum ama kendi yaşadıklarımdan sonra kaderin de miras olduğuna, tıpkı genler gibi annelerden kızlara devrolduğuna inanıyorum.