Hem dünyayı reddederiz hem de vazgeçemeyiz. Dünyayla birlikte yaşayabilmek için şiir yazarız, müzik yaparız, resim yaparız. Dünya, şairin hem ana rahmidir hem mezarıdır. Bir paradoks gibi görünse de tam da böyledir. Tahterevallinin bir ucunda dünya bir ucunda şiir vardır. Tam ortasında oturur
şair.
İnsan umut etme yeteneğini yitirseydi çıldırırdı sanırım. Gider ilk karşılaştığı insanı boğardı, ilk uçurumdan atardı kendini. Yüreğinde zerre kadar sevgi olamazdı. Kuşkusuz umut dediğimiz bu yaşama mucizesi bizden olağanüstü bir özgür akıl ve yaşama tutkusu ister. Varoluş bilinci ister. Yoksa bunca çaresizlik içinde o da simsiyah bir taş olup en derinlerimize gömülürdü.
Saf iyiye inanmam. Saf kötüye inanmam. Yalnızca kendisinden oluşan hiçbir hayata inanmam. Kendisiyle başlayıp kendisiyle biten ne bir akıl vardır ne bir duygu. Hayatın en temel diyalektiğidir bu. Tabii ki şiirin de, müziğin de, aşkın da, ölümün de. Bizim acımız da sevincimiz de toplumun büyük kalabalığı ve yalnızlığı içinde var olur. Sözümüz de öyle olacaktır. Okuduğumuz hece de, yazdığımız harf de yaşadığımız dünyanın ruhundan alır varlığını.