Tan Kızıllığı, Nietzsche’nin insanın ahlakını, vicdanını ve “iyilik” anlayışını sorguladığı bir uyanış kitabıdır. Ona göre insanlar çoğu zaman davranışlarının gerçek nedenlerini bilmez; fedakârlık, merhamet veya erdem dediğimiz şeylerin altında korku, alışkanlık ya da kendinden kaçış bulunabilir.
Kitabın özü şu soruda toplanır:
“İnsan neden yaptığı şeyi gerçekten yapar?”
Nietzsche, ahlakı yıkmaya değil, onun kökenlerini araştırmaya çalışır. Bu yüzden eser, insanın başkalarını değil önce kendini sorgulamasını isteyen bir düşünce yolculuğudur.
Tan KızıllığıFriedrich Nietzsche · Say Yayınları · 20111,110 okunma
Bu Hikâye Senden Uzun Osman, bir ayrılık hikâyesi gibi başlıyor ama aslında insanın kendisiyle didişmesinin hikâyesi. Aylin Balboa’nın dili çok doğal; sanki bir roman okumuyor da bir arkadaşınızı dinliyorsunuz. Kitap boyunca özlem, kırgınlık, yalnızlık ve geçmişe takılıp kalma hâli anlatılıyor. Ama bunu yaparken duyguları büyütüp ağırlaştırmıyor; tam tersine hayatın içinden, samimi ve sahici bir yerden anlatıyor.
En sevdiğim yanı da buydu sanırım. Kendine acımayan, süslü cümlelerin arkasına saklanmayan bir anlatım. Bu yüzden bazı sayfalarda hüzünlenirken bazı satırlarda istemsizce gülümsedim. Çünkü hayat gibi; biraz kırık, biraz komik, biraz da ne yaptığını bilmez hâlde.
Kitaptan aklımda kalan birkaç satır:
“Aşk acısının içinden otobüslerle geçiyorum. Aktara aktara bir düzlüğe çıkacağımı umuyorum.”
“ Ben seni kalbimin hafızasıyla hatırlıyorum.”
“Söylediklerimin hepsini unut, sanki ben biliyorum da mı yaşıyorum Osman?”
Kısa ama etkisi uzun süren, samimiyetiyle insana dokunan bir kitaptı.
Keyifli okumalar.
İncir Kuşları, yalnızca bir savaş romanı değil; insanlığın, vicdanın ve merhametin paramparça oluşunun hikayesidir. Bosna-Hersek’te yaşanan savaş, romanda sadece kurşunlarla değil; suskun kalan dünyanın utancıyla anlatılır.
Sinan Akyüz, Bosna’nın yıkılmış sokaklarını anlatırken aslında insan ruhunun enkazını gösterir. Bir zamanlar aynı sofraya oturan insanların, bir gecede birbirine düşman kesilmesi; camilerin ezanla değil ağıtlarla dolması; çocukların oyuncak yerine korkuyla büyümesi romanda derin bir acı olarak hissedilir. Özellikle kadınların yaşadığı zulüm, kitabın en ağır yüküdür. Yazar bunu abartılı bir öfkeyle değil, sessiz ve içe işleyen bir hüzünle anlatır. Bu yüzden acı daha gerçek, daha yakıcıdır.
Roman boyunca incir kuşları, savaşın ortasında bile kaybolmayan masumiyetin sembolü gibidir. Ama o masumiyetin üstüne yağan ölüm, okuyucunun içinde uzun süre dinmeyen bir sızı bırakır. Çünkü bu kitapta ölen sadece insanlar değildir; çocukluk, güven, komşuluk ve insanın insana olan inancı da toprağa gömülür.
İncir Kuşları’nı okurken insan bazen bir roman değil, toplu bir ağıt okuyormuş gibi hisseder. Sayfalar ilerledikçe Saraybosna’nın karanlık sokaklarından yükselen sessizlik, okuyucunun içine çöker. Ve kitap bittiğinde geriye tek bir duygu kalır: Bazı acılar savaş bittikten sonra bile yıllarca ölmüyor.
Leyla, Bosna Savaşı sırasında insanlığın nasıl parçalandığını anlatan sarsıcı bir romandır. Alexandra Cavelius, özellikle Sırp birliklerinin Bosnalı sivillere uyguladığı zulmü; korku, sürgün ve kadınların yaşadığı derin travmalar üzerinden işler. Kitapta savaş yalnızca silahlarla değil, insan ruhunda açtığı kapanmaz yaralarla anlatılır. Leyla karakteri ise bütün bu karanlığın içinde hayatta kalmaya çalışan kırılmış bir coğrafyanın sesi hâline gelir.
İnsan Bir Eksik Sözdür, Şükrü Erbaş’ın şiirinde insan, tamamlanmayı bekleyen bir cümle gibi durur. Her dize, söylenememiş bir sözün izini taşır; suskunluk, kelimelerden daha ağır bir anlam kazanır.
Şair, büyük imgeler kurmadan, sade bir dille insanın en derin kırılganlıklarına dokunur. Yalnızlık, acı ve içe dönük bir direniş dizeler boyunca usulca ilerler. İnsan burada ne bütündür ne de tamamen kayıp; eksikliğiyle var olan, sustukça derinleşen bir hakikattir.