• Bir kehribar tesbih olaydım elinde. Dokunsaydın...tane tane...
  • "Bazı yaralar iyileşemez;acısı azalır,kurumaya yüz tutar belki ama hep bir iz bırakır geride."
  • "Senin gözünden bir damla yaş aksa ben çöle dönerim be sevdiğim."
  • Sosyoloji vizemde sorumlu olacağım kitaplar listesindeki bir seçenekti Bu Ülke. Fakat o kadar çok methini duymuştum ki listedeki diğer kitaplara göz atma gereği duymadan direkt olarak bu kitabı seçtim, iyi ki de seçmişim. Cemil Meriç, hiç okumadan bile hayranlıkla baktığım bir kişilikti. Bu Ülke'yi okuduktan sonra çok daha hayran bıraktı beni kendisine. Çok okumuş, okuduğu kadar da çok düşünmüş olan biri. Bunu kitabın her satırında, bütün varlığımla hissettim diyebilirim. Ve.. karşınızdaki insanın gözünüzdeki değeri, sözlerinin değerini de etkiliyor bir hayli. Dolayısıyla Bu Ülke'de yazılmış olan her bir sözcük, benim için üzerinde düşünmeye, kafa yormaya değerdi.

    Kitabın içeriğine de değinmek gerekirse, genel anlamda altı bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. İlk bölüm, Cemil Meriç'in kendi yazılarından alıntılarla hazırlanmış olan "Entelektüel Bir Otobiyografi" yazarı, kendi dilinden anlatıyor okuyucuya. Hemen ardından aslında Cemil Meriç'in 'aptallar tarihi' olarak nitelendirmiş olduğu ve niye koyduklarını bilmediğim minik bir Cemil Meriç kronolojisi var. Kronolojinin ardından ise asıl kitap, yani Bu Ülke geliyor.

    Bu Ülke'yi ise şu şekilde bölümlere ayırmış yazar;
    I. Sihâm-ı Kaza
    a)Bâbil
    b) Müstağripler
    II. Biz ve Onlar
    III. Münzevi Yıldızlar
    IV. Fildişi Kuleden
    V. Bakî Kalan
    Kanaviçe

    Bâbil, en geniş ve muhtemelen en eksik tanımıyla yanlış Batılılaşma hareketleri ve bizde yaşanan sorunları anlatırken Müstağripler Batı özentisi 'entelijansiya'mızı yerden yere vuruyor, Türk aydınının taşlanmadık noktasını bırakmıyor.
    Biz ve Onlar, bölümün adından da rahatlıkla anlaşılacağı medeniyetlerimizi tüm yönleri ile karşılaştırıyor. Münzevi Yıldızlar Cemil Meriç'in çeşitli yazarlar hakkındaki yorumlarını içerirken, Fildişi Kuleden bölümünde kitap ve kelime üzerine yazılmış yazılar yer alıyor. Bakî Kalan bölümü ise büyük çoğunluğu birkaç satırı aşmayan kısa denemeler ve aforizmalardan oluşuyor. Kanaviçe ise yazılarında geçen çeşitli kişi ve kavramları açıkladığı bir bölüm.

    Türk düşünürlerin fikirlerini okurken en çok rahatsız olduğum noktalardan biri, sadece kendi bulundukları yerden ve karşı tarafı hiç anlamaksızın konuşuyor olmaları. Hangi bakış açısına sahip olurlarsa olsunlar, son derece tutucu ve bir o kadar da dar görüşlüler çoğu zaman. Fakat Cemil Meriç, hem çok okumuş, hem de çok çeşitli okumuş, hayatını deneyerek ve pek çok hattı gezerek geçirmiş biri. Dolayısıyla sabit bir bakış açısından çıkma değil; pek çok fikrin, pek çok zihniyetin süzgecinden geçirilerek sunulan az ve öz yazılar görüyoruz Bu Ülke'de.

    Beni çok üzen ve fazlasıyla rahatsız olduğum bir nokta oldu; kullanılan sözcükleri bilmemek, anlamamı güçleştirdi. Bir elimde kitap, diğer elimde sözlükle okumam gerekti sürekli ve kendi diline bu kadar yabancı bir biçimde yetişmiş olduğumu görmek beni üzdü. Cemil Meriç çok eski bir geçmişten bugüne yazan biri değil, tarihi düşünecek olursak daha dün yazmış gibi hatta. Fakat ben değil dün yazılanları, birkaç saat öncesindekileri bile anlayamayacak kadar kopuk büyümüş bir neslin bir ferdiyim. Yazık.. gerçekten yazık..
  • Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • " kanaviçe ne güzel kelime cümle içinde kullanmalıyım.
    Tabutumun örtüsüne kanaviçe işler misin ?"