“Alice Harikalar Diyarında”, yüzeyde çocuklar için yazılmış tuhaf ve eğlenceli bir masal gibi görünür; fakat derinlerinde kimlik, mantık, dil ve gerçeklik üzerine kurulmuş son derece sofistike bir metindir. Lewis Carroll, bu romanda bir hikâye anlatmaktan çok, dünyanın nasıl işlediğine dair yerleşik kabulleri sistemli biçimde sabote eder. Harikalar Diyarı, düşsel bir ülke değil, mantığın bilinçli olarak bozulduğu bir laboratuvardır. Okur burada eğlenirken, aynı anda düşünmenin ne kadar kırılgan olduğunu fark etmeye zorlanır.
Alice’in hikâyesi, sıradan ve düzenli bir dünyanın içinden koparak başlar. Tavşan deliğinden düşüş, yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aklın bildiği kuralların çöktüğü bir geçiştir. Bu andan itibaren Alice, sürekli değişen boyutlara, anlamını yitiren kelimelere ve mantıksız kurallara maruz kalır. Ancak asıl mesele dış dünyanın tuhaflığı değil, Alice’in bu tuhaflık karşısında kendi kimliğini koruyup koruyamayacağıdır. Roman boyunca Alice’in sorduğu en temel soru “Ben kimim?”dir ve bu soru, çocuk edebiyatının nadiren cesaret ettiği kadar derin bir varoluş sorgusudur.
Bedensel dönüşümler, romanın merkezî metaforudur. Alice’in sürekli büyüyüp küçülmesi, yalnızca fantastik bir oyun değildir; çocukluktan yetişkinliğe geçişin, kimliğin kararsızlığının ve benlik algısının kırılganlığının simgesidir. Alice, hangi boyutta olursa olsun kendini yabancı hisseder. Bu, insanın bedeniyle, yaşıyla ve toplumsal rolüyle kurduğu ilişkinin ne kadar geçici olduğunu ima eder. Carroll burada sabit bir “ben” fikrine açıkça şüpheyle yaklaşır: Kimlik, sürekli değişen bir şeydir ve bu değişim kaçınılmazdır.
Harikalar Diyarı’ndaki karakterler, bireyden çok kavramları temsil eder. Beyaz Tavşan zaman kaygısını, Deli Şapkacı anlamsız tekrarı ve zihinsel takıntıyı, Cheshire