"İnsan toprağı zorluyor..." Ne kadar derin, ne kadar sarsıcı bir tespit. Toprak, yaratılışın en sabırlı, en cömert ve en anaç unsurudur. Üzerine basarız, canımızı ondan alırız, rızkımızı ondan devşiririz ve vakti geldiğinde yine onun sinesine döneriz.
Ama modern insan, kendi fıtratına yabancılaştığı gibi toprağın da fıtratına savaş açtı. Onu sadece "zorlamıyor", adeta hırpalıyor, incitiyor ve ona tahakküm etmeye çalışıyor.
Bu zorlama kendini birkaç can yakıcı noktada gösteriyor:
1. Horizontal (Yatay) Dengeden, Dikey Kibre Geçiş
Toprak, doğası gereği yayılmayı, nefes almayı ve gökyüzüyle hemhal olmayı ister. İnsan ise toprağın sırtına taşıyamayacağı devasa beton kütleleri, gökdelenleri, ruhsuz apartmanları çiviliyor. Toprağın bağrını asfaltla kapatıp, onun gökyüzüyle, yağmurla olan muhabbetini kesiyor. Komşuluk bağlarını kurutan o dikey şehirleşme, aslında toprağın dengesini zorlamanın ruhsal bir bedelidir.
2. Bereketten "Maksimum Kâr" Hırsına
Eskiden toprakla kurulan ilişki bir "hürmet" ilişkisiydi. Toprak nadasa bırakılır, dinlendirilir, hakkı verilirdi. Bugün ise insanoğlu, toprağı bir fabrika bandı gibi görüyor. Kimyasallarla, hormonlarla, genetik müdahalelerle onu vaktinden önce ve gücünün üstünde doğurmaya zorluyor. Sonuç? Daha çok ürün ama sıfır lezzet, sıfır şifa ve nihayetinde çoraklaşan bir yeryüzü. Hırs, bereketin katili oluyor.
3. Mülkiyet ve Sınır Çılgınlığı
Toprak aslında hiç kimseye ait değildir; biz onun üzerindeki geçici yolcularız. Ancak insan, toprağı parsellere bölüp, üzerine mülkiyet kavgaları inşa ederken adalet ölçüsünü (kıst) kaybetti. Toprağı zorlamak, aslında kul hakkını zorlamaktır; zira o toprakta gelecek nesillerin, yetimlerin, hatta kurdun kuşun hakkı vardır.
Toprak sabırlıdır ama intikamı da sessiz ve derin olur. Onu betona boğup