Bu kitabı okurken en çok şunu düşündüm: Bu eser Japon edebiyatında bu kadar çok okunuyor, seviliyor ve yüceltiliyorsa, bunun arkasında mutlaka kültürel bir karşılık olmalı. Çünkü ben, açıkçası, kitaptan beklediğim etkiyi alamadım.
Evet, romanda çarpıcı sahneler var. Özellikle yarı otobiyografik bir metin olması, yani yazarın kendi hayatından izler taşıması dikkat çekici ve ilgi uyandırıcı. Dilinin sade ve yer yer etkileyici olduğunu da inkâr edemem. Ancak buna rağmen, konu bütünlüğü ve anlatının beni içine çekme gücü açısından kitabı çok güçlü bulmadım. Okurken, sanki psikolojik olarak ciddi sorunlar yaşayan, ruhsal olarak sağlıksız bir insanın hayatını dinliyormuşum hissi ağır bastı. Bu durum, empati kurmaktan çok mesafe almama neden oldu.
Asıl anlamakta zorlandığım nokta ise, bu kitabın Japon okurlar arasında neden bu kadar büyük bir karşılık bulduğu. Bu kadar sevilmesini, bu kadar çok okunmasını ve neredeyse kült bir eser olarak anılmasını kendi okuma deneyimim üzerinden açıklayamadım. Sanırım bunun temel nedeni kültürel fark. Nasıl ki bizde bazı eserler —örneğin toplumun ruhunu, suskunluğunu ya da içsel çatışmalarını yansıtan kitaplar— bize çok tanıdık geliyor ve bu yüzden sahipleniliyorsa, Japon okurlar için de İnsanlığımı Yitirirken benzer bir işlev görüyor olabilir. Kitapta anlatılan yalnızlık, yabancılaşma ve içe kapanma hâli, onların toplumsal ruhuna bize olduğundan daha yakın olabilir.
Bu yüzden, bana çok hitap etmediğini ve herkese hitap eden bir kitap olduğunu düşünmediğimi söylemeliyim. Abartıldığı kadar “okunması gereken” bir eser olduğu kanaatinde değilim. Dazai’nin bu kitaptan önce okuduğum hikâye tarzındaki diğer eserlerini daha okunabilir ve daha dengeli bulmuştum. Özellikle bu roman için oluşan yüksek beklentinin karşılanmaması, beni biraz hayal