İki tepsi tatlı yaptım çok yorucu bir gündü aslında son birkaç yıldır hep hazır alıyorduk bu bayram ben yapmak istedim e anneden el almışımdır o çok güzel yapar baklavayı sadece kitap, üni vs okumuyoruz elhamdülillah, bu paylaşımım zoruna gidenler takip ten çıkabilir 😂😂😂 Bu arada buna farklı isimler deniyor burda koca karı gerdanı gibi sarığı burma vs gibi 🤭😁baklava bayramda şerbetlenicek ama biz bunu gömeriz 🤣
Kurban Bayramı
ABD Yüksek Mahkemesi tutanakları, federal mahkeme kayıtları ve eyalet başsavcılıklarının resmi açıklamalarına göre, Purdue Pharma ve Sackler ailesinin yarattığı opiyad krizinin perde arkası ile hukuki süreçleri: Her şey 1996 yılında Purdue Pharma'nın OxyContin adlı güçlü bir ağrı kesiciyi piyasaya sürmesiyle başladı. Şirket, bu ilacın bağımlılık yapma riskinin yüzde birden daha az olduğu yalanını yayarak agresif bir pazarlama kampanyası yürüttü. Doktorlara yüksek primler, tatiller ve hediyeler verilerek ilaç en basit ağrılar için bile reçete ettirildi. İnsanlar yasal yollardan ağır bağımlılara dönüştürüldü ve bu süreç Amerika'da yüz binlerce insanın aşırı dozdan ölümüne yol açan devasa bir krizi tetikledi. Sackler ailesi ise bu süreçte şirketten kendilerine milyarlarca dolar aktararak kişisel servetlerini garantiye aldı. 2019 yılına gelindiğinde, binlerce eyalet, şehir ve kurban yakını Purdue Pharma'ya ve doğrudan Sackler ailesine karşı devasa tazminat davaları açtı. Şirket bu davaların altında ezileceğini anlayınca Eylül 2019'da iflas koruma başvurusu yaptı. İşte en büyük hukuki tartışma burada başladı. Sackler ailesi kendileri şahsen iflas başvurusunda bulunmadı ancak şirketin iflas anlaşmasının içine kendilerini sivil davalardan tamamen muaf tutacak "üçüncü taraf yasal kalkanı" maddesini koydurmaya çalıştılar. Yani kurbanlara ve eyaletlere belirli bir para ödemeyi kabul edecekler, karşılığında ise ömür boyu tüm opiyad davalarından muaf tutulacaklardı. İlk etapta bazı iflas mahkemeleri bu planı kabul etse de kurban yakınları ve ABD Adalet Bakanlığı bu adaletsizliğe şiddetle itiraz ederek konuyu üst mahkemelere taşıdı. Bu büyük hukuk savaşı en nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi'ne taşındı. Mahkeme, 27 Haziran 2024'te tarihi bir karar imza attı.
1000Kitap
Reklam
Münir Özkul hayatı boyunca bohem bir yaşam tarzını benimsemiş bir sanatçıydı. Kurallara bağlı kalmayı sevmeyen, toplumsal normları pek umursamayan ve anlık dürtülerle hareket eden bu yapı ilişkilerine de yansımış görünüyor. Suna Selen'e söylediği taze kana ihtiyacım var ifadesi aslında onun monotonluktan kaçma ve sürekli bir yenilik, heyecan arayışı içinde olma ihtiyacını özetliyor. Sanatçı dürtüselliği, gerçek hayatın getirdiği sorumlulukları üstlenmekte zorlanmasına yol açmış olabilir. İkinci önemli etken ise Münir Özkul'un duygusal bağımlılıkları ve yönlendirilmeye açık yapısıdır. İlk eşi Şadan Hanım'ın isteklerine göre hareket etmesi, çocuğun isminden boşanma kararına kadar onun sözünü dinlemesi, Özkul'un hayatındaki bazı baskın figürlerin etkisinden çıkamadığını gösteriyor. Kendi kararlarını almak yerine çatışmadan kaçmayı seçen ve ilişkileri Suna Selen'in deyimiyle bir pinpon topu gibi yaşayan, yani pasif kalan bir karakter sergiliyor. Bunların yanında Münir Özkul'un yaşamı boyunca ciddi ruhsal çalkantılarla ve alkol bağımlılığıyla mücadele ettiği bilinen bir gerçektir. Bu tür psikolojik dalgalanmalar ve bağımlılık süreçleri, bireylerin sağlıklı ve yetişkin düzeyinde kararlar almasını oldukça zorlaştırır. Fevri çıkışlar, tutarsızlıklar ve sorumluluktan kaçarak çocuksu bir sığınma arzusuyla hareket etme bu tür dönemlerin getirdiği ruh halinin bir sonucu olabilir. Dönemin Yeşilçam ve tiyatro camiasının kendine has dinamiklerini de unutmamak gerekir. O yıllarda sanatçılar arasındaki ilişkiler çok daha dramatik, duygusal ve bazen de rasyonellikten uzak yaşanıyordu. Hayatı bir sahne gibi gören ve ilişkileri de bu oyunun bir parçası olarak algılayan bir sanatçı figürüyle karşı karşıyayız. Suna Selen de zaten aralarındaki bağın hiçbir zaman gerçek bir karı koca ilişkisi
Psikoloji
YENİ SAİD ESKİ SAİD'DEN UTANIYOR MUYDU?
Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman Said Nursî'nin Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi iknâ edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izâhatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lâkin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken "sarstığını" söyleyebilirim. Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir "empati eksikliği" var: Evet. Devr-i sâbıkta Müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin "şiddetinde" değil ama "türünde" şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yâni, bir Türk dindâr değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hattâ bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lâkin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir "dindarlıkları üzerinden" ezildiler. İki "milliyetleri üzerinden" ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar. "Ne var yani size zorla "Türküm, doğruyum..." dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi bir şey yaptık..." gibi hissediyorlar. **Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü bir şey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize âit bir "kavmiyet şuurunuz" de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı
Bediüzzaman Said Nursi
"Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır!" Ebû Gudde Hoca'nın başından geçen nefes kesen kitaba ulaşma hikâyesi, buyrun: "... bazen şu kitabı elde edersem Allah Teala için şu kadar rekat namaz kılacağım diye adakta bulunurdum. Bir kitap elde etme hususunda başımdan bir olay geçti, ilginçliğinden dolayı yeri gelmişken buraya kaydediyorum: Kahire'de Ezher’de okuduğum günlerde, yanından ayrılmadığım sıralarda hocamız Allame İmam Muhammed Zahid el-Kevseri -Allah Teala ona rahmet etsin- bana Ali el-Kari'nin "Fethu bâbi'l-inâye bi Şerhi Kitabi'n-Nukâye" adlı kitabını edinmemi şiddetle tavsiye etmişti. Bu kitabın Hindistan'da basıldığını sanıyordum. Öğrenimimi bitirene kadar Kahire'de altı yıl kaldığım sürece bu kitabı soruşturuyor, bulunabileceğini tahmin ettiğim her kütüphanede onu arıyordum, fakat ondan ne bir haber ne de bir iz bulabildim. Memleketim Halep'e döndüğümde, ziyaret ettiğim her şehirde veya uğradığım her kütüphanede onu aramaya devam ettim. Hindistan'da basıldığını zannettiğim ve o da Hanefi fıkhı kitaplarından olduğu için, kitapçılara genel olarak Hanefi fıkhındaki Hindistan baskılarını sorardım. Belki bu yolla ona ulaşırım diye düşünüyordum, çünkü adını bilmiyor olabilirlerdi. Şam'da eski ve değerli kitaplar konusunda uzman, eski ve kıymetli birçok eseri ellerinde bulunduran ama onları aşırı fiyatlandıran ve satma konusunda katı davranan eski kitapçılar vardı; İzzet el-Kusaybati ve babası, Şeyh Hamdi es-Sefercelani ve Seyyid Ahmed Ubeyd onlardandı. Seyyid İzzet el-Kusaybati'ye Fethu Babi'l-İnaye'yi Hindistan baskılarından olduğu düşüncesiyle sordum. "Bende var" dedi ve bana İmam el-Aynî'nin "el-Binaye bi Şerhi'l-Hidaye" adlı, 1293 yılında yani yüz yıl önce Hindistan'da basılmış, geniş hacimli altı cilt halindeki kitabını çıkardı. Bu kitap da
1000Kitap
Deha Bey'den Şiirler:
"Sidik İmparatorluğu'nda Bir Akşam" Çamaşır suyu kokmazdı ellerin, Yağlıydı, paslıydı ama sıcaktı. O karı-koca kavgasında bile, Tavanın sesi Muzaffer'e çarpardı. Şimdi o tavadan geriye ne kaldı? Bir pas lekesi, bir de yankısı. Neriman Teyze ağlıyor şimdi, Alzheimer'ın arkasına saklanmış bir sır. Ben ise kanepede, Mama yiyorum.
Reklam
Reklam