Derinlik sarhoşluğu &Kemal Sayar
Dün yürüdüğün yoldan, bugün bir kez daha yürü” dedi adam, sesini bir bilge edasıyla bükerek, “bak o zaman yeni şeyler göreceksin”. Kaybolmayı göze alarak yürü. Çünkü dünya, sırlarını kaybolanlara açar. Dünyayı kaybetmeyi başaran, ruhunu bulur. Tam tersi de doğrudur hani, çokları dünyayı kazanacağım derken ruhlarını kaybeder!

Rüya bizim içimizde değil, biz rüyanın içindeyiz. Bakar körüz biz, sadece dokunduklarımızı gerçek zannetmek gibi bir bahtsızlıktan mustaribiz. İnsanların yanından geçiyor ama onları görmüyoruz, hangi rüyanın peşi sıra gidiyorlar ve neye sevinip neye üzülüyorlar bilmiyoruz. Bilmek için durup bakmak gerek. Gördüğün şeyin ne olduğunu unutabilecek bir dikkatle bakmak gerek, ana gömülmek, anda derinleşmek, anın bir parçası olmak gerek. Sabır, sükûnet, teenni ve belirsizliği kabulleniş. Beklemeyi bil. Sen orada olursan, hayat kendisini sana açar. Gaflet, sana kendisini fâş etmek için bekleyen âlemi fark edememendir. Biz âlemin içinde değiliz sadece, âlem de bizim içimizde.

O halde derinleş. Derinlik bir kuvvettir. Dikkatin çelinmesine, uyaran bombardımanı altında değerli olanın acil olana kaybedilmesine karşı durmaktır. Modernliğin sakinleri olarak biz; bilmediğimiz arkadaşlar, derinlemesine incelenmemiş fikirler, hissedilen ama doyasıya yaşanamayan duygular, kalp ve ruh tarafından deneyimlenmemiş aşklarla malul durumdayız. Önümüzde uzanan sonsuz sayıda seçenek arasında bocalıyoruz. Sığlaşma ruhları çoraklaştırıyor. En büyük kıtlık içimizde. Yağmur alamamış ruhlar. Bölük pörçük, tatmin edici olmayan bir hayatı yaşamaya çalışan dalgın androidler.

Derinlik bir kuvvettir. Sıkıntı ve güvensizliği aşmanız, şevkinizi korumanız ve belirsizliğe tahammül göstermeniz lazımdır. Gayret ve şevkle bir aşk çiçeklenir, üzerinde çalıştığımız konu zenginlik ve anlamını önümüze boca eder, elimizdeki iş meyveye durur. Sebatkârlık ve azimle gerçekliğin katmanları bize açılır, anlamak için ısrar etmek gerek. Derinliğine bakamazsan, özü göremezsin. Heves azimle taçlandığında bize derinliğin kapılarını açar. Attar’ın kuşları gibi nice vadiden geçersin, nice yağmur boran yersin de dostun yüzüne yolculuktan geri dönmezsin. Demek ki derinlik için sadakat da lazımdır. “Bütün varlığı dökmektir, adı aşk”. Adanmamış bir hayat derinliği bulamaz. Derinlik bizi onarır, iyileştirir.

Bir kitabın sayfalarında sessiz saatler geçirebilmek, Dost’un huzurunda pür dikkat kalabilmek. Başka mahallelerde, başka hikâyelerde kaybolabilmek. “Nereden bileceğiz?” diye soracaktır kimileri, “Bize doğru hikâyelerin anlatıldığını?” Her birimiz kendi hikâyemizi kendi benliğimizin prizmasından geçirerek anlatıyoruz. Hikâyelerimizin yaşanan hadiselerin bire bir doğru aktarımı olmasını bekleyemeyiz. Ne de olsa zihnimiz onları eğip büküyor. Ama anlatımızdaki tutarsızlık ve çelişkiler de o hikâyenin bir parçası. Neyi neden eğip büküyoruz? Bu hikâyeyi bu şekilde dile dökmekle, hangi öznel hakikatimizi ifşa etmiş oluyoruz? Dosta gitmek, hikâyemizi dinleyecek bir insana içimizin o derin karanlığından rast gele bir demet çiçek sunmak değil. Dosta gitmekle bizim tecrübemizi içine alacak ve içinde tutacak, emanete ihanet etmeyecek, o tecrübeyi yeni bir biçim ve anlamla bize sunacak bir insan aramış oluruz. Dost, derinliktir. Dost, bizi hakikatle yüzleştiren kişidir. Ona içimi dökmem yetmez, daha fazlası lazım: Karmaşık ve acı verici olan hakikatle yüzleşebilme. Dost acı söyleyebilen kişidir o yüzden, o acı söylediğinde ben acımam, o ağulu aşı yağ ile bal ederek beni iyileştiren kişidir. Yaşantıma bir biçim ve anlam kazandırarak onu bana geri verir, böylece o yaşantıyı başımdan savmak yerine ondan bir şey öğrenmiş olurum. Öğrenmek bir yaşantıyı, bir tecrübeyi onu anlamlandırarak yeniden içime alabilmemle olur. Tıkanıp kaldığım yerde, dönüp durduğum o fasit dairede, aşırı zihinsel meşguliyet veya “aşırı düşünme”nin mahkumu olageldiğim bu zindandan bir huruç harekatıyla çıkabilmem için o kapı yeter. Dostun yüzü.

İki insan arasındaki buluşma için kendimi, kendi sınırlarımı aşabilmem ve onun hayat görüşüne, onun kendi gibi olduğu haliyle varlığına nüfuz edebilmem gerek. Onu hayal ettiğim gibi değil olduğu gibi kabullenerek. Bu ne kadar sıkıcı ve nahoş olsa da. Bilinçdışı ile karşılaşma insanın kendi dışındaki bir şeyle tanışmasını andırır, kendi zihninizin içinde olup bitse de yaşantınızın bu bölümünü hiç fark etmemiş, ondan haberdar olmamıştınız. Dost bilinç dışını ters yüz eden kişidir. En derinde, sen ve ben yoktur.

“Bizim içtiğimiz şarap, içilmemesi günah olandı” diyor İbn Fariz. Fuzulî üstadımız feryad ediyor: “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir / ben kimem sâki olan kimdir mey-i sahbâ nedir”. O halde gezdir kadehi sâkî, ruhlarımızı yağmur duasına çıkardık madem, yüzümüzü dosta döndük, indikçe derinlere başımız dönsün.

Cem Eren, bir alıntı ekledi.
2 saat önce

"Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve tacizden (ha­rici sıkıntıdan) azade olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en az sayıda beklen­medik ve tehlikeli karşılaşma ile birlikte sakin, mütevazı bir hayatı arayacaktır; ve böylelikle sözüm ona hemcinsle­riyle çok az bir ortak tecrübeyi paylaştıktan sonra, münze­viyane bir hayatı tercih edecektir, hatta eger büyük bir ruha sahipse büsbütün yalnızlıgı seçecektir."

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Arthur Schopenhauer (Sayfa 37)Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Arthur Schopenhauer (Sayfa 37)
Eireneh, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

“Duyarlı bir insan açısından her karşılaşma, duyguların ve anıların uyanmasına yol açtığından, yararlı ya da zararlı olur. Tutkusuz insanlar ise gezici kalıplardan farksızdırlar, ne dolabilirler, ne de taşabilirler; donmuş kaleler gibi yeryüzünde gezinir dururlar”

Körleşme, Elias CanettiKörleşme, Elias Canetti
Glbn Eskl, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'yı inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

AH SAVAŞ, SENI İCAT EDEN GORMESIN CENNET!
Yaşar Kemal'in okuduğum ilk kitabı. Bi çok kişinin de dediği gibi tasvirleriyle o kadar başarılı ki uzun uzadıya betimlemeleri sevmedigim halde bu kitapta es geçmek mümkün olmadi. Adanın içine çekip yaşatıyor adeta betimlemeleriyle Yaşar Kemal. Bir tarafta Rumların yaşadığı fakat mübadele gereği boşaltıp herkesin Yunanistan'a gitme zorunluluğuyla boş kalan bir adanın hikayesi. Bir tarafta Sarıkamışta donarak ölen askerlerin arasında hayatta kalabilmiş Poyraz Musa'nin savaş dönemindeki kahramanlıklarıyla adaya kadar geldiği bir yol hikayesi. Ve diğer tarafta büyüdüğü memleketi gördüğü adayı terketmeyi reddederek adada saklanan ve adaya ayak basan ilk kişiyi öldürmeye yeminler etmis Vasili ile Poyraz Musa'nin adada karşılaşma hikayesi yer almış kitapta. Ben çok beğendim. Okumak için çok geç kaldığımı düşündüğüm Yaşar Kemal ile diğer kitaplarında buluşmak dileğiyle...

Nostalji Dükkanı- Anı Tüccarı
Bit pazarı vardır herhalde her şehrin. Hatıralar satılır orda. Giyilmiş elbiseler. Kimi bir sevgilinin yanına giderken, kimi bir iş görüşmesine. Kullanılmış saatler. Hayata hep geç kalanların ve erken gelmişlerin saatleri. Kitaplar satılır, öğrencilerin ders kitapları, ölmüş birinin bütün ömrünü verip biriktirdiği kitaplar. Arasında sevgilinin bir tutam saçının sakladığı kitaplar. Arasında geç kalındığı için sevgiliye verilememiş, kurusunu veririm saklar diye düşünülerek kurutulmuş çiçeklerin bulunduğu kitaplar. Birbiriyle değiştirmek için alınmış, sevgiliye bir şeyler anlatmak için manidar cümlelerin altı çizili kitaplar. Kendine bir şeyler anlatmak için cümlelerinin altı çizili kitaplar. “Sokak hayvanları gibi düşün demişti biri. Bunlarda sokak kitapları.” Hüzünlü gelmişti..

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde eşyayla, sahibinin tabiatının benzediğini söylüyordu Tanpınar. Demekki bit pazarlarında sinirli bir ayakkabıya, sahibi gibi hep geç kalan bir saate, umutlu bir kitaba rastlamak mümkün. Ve hatırla, eşyanın canlı olduğunu ima ediyordu Dino Buzatti baharda kımıldanan eşyaların sesini dinlerken Tatar Çölünde. Bu atmosferi hissediyordur da bu yüzden seviyordur belki insanlarda bit pazarlarını.

Tuhaf bir isim esasen “pit pazarı” burda öyle derler sizin oralarda ne denir bilmem. Bir gün Eskişehir’de kendimden uzaklaşmak için yürürken bir dükkana rastladım. Aslında önce bir kokuya.. Eskinin kokusu. Bir yüzü, bir teni, bir sesi unutur ama en son bir kokuyu unuturmuş insan. Çevirdim bende başımı bu kadim kokudan tarafa. Kapısında “Nostalji Dükkanı” yazan bir yer. Biraz tabelayı izledim. Biraz vitrinden içerisini. Vitrinleri izlemek pek adetim değildir oysa. Bu kadim kokunun suretiyle karşılaşma cesareti bulunca girebildim içeri ancak. Bit pazarlarından tek farkı eskinin kokusunun uçup gitmesine izin vermeyen dört duvar, yerde bir gazete ya da bezin üzerine serilmekten kurtulup raflara dizilmiş anılar ve ticari dehasıyla övünür görünen bir satıcı. Oysa bit pazarlarında seni kırk yıldır tanır gibi davranan, ne istediğini sezen, ne kadar paran olduğunu sezen, bu yaptığını çokta bir iş gibi görmeyen insanlara alışmış gözlerim bu satıcıdan rahatsız olmama sebep oldu. Sorduğum bir kaç eşyaya biçtiği uçuk fiyatlarsa sinirlerimi iyice altüst etti.

Bunların hiç birini alamayacağıma ikna olunca, beni kovacak değil ya diyerek dolaşmaya başladım eskici dükkanının içinde. Samimi bir hoşgörüye sahip olmasada, modern ticari hoşgörüsünü sınamak istedim. Böylelikle raflarda dizili her eşyanın önünde durup bunu daha önce kimin kullandığını düşünmeye başladım. B harfi olmayan bir daktiloyu, hayatı çok dikkate alamamış, hayatında kendisini dikkate almadığı anlaşılan, hayatta kendi için yaptığı tek şey bu daktiloyla bir şeyler yazmak olan, kumral toplu ama şişman olmayan, başkalarının ona biçtiği hayatı layıkıyla yaşamış ama kendi için hiçbir şey yapamamış kadın olduğuna karar verdim.

Bir kaç adım sonra sarıya çalan camında kendimi izlediğim bir saatin önünde buldum kendimi. Az kullanılmış ve az hırpalamış bu saati dedim kesinlikle zamanla problemleri olan biri kullanmış olmalı. Gece yatarken saatin sesini duymaya tahammül edemiyordu ve mutlaka heryere geç kalıyordu. Evet zamanla problemi olmalıydı bu çok belliydi. Öyle ki bazen kaç yaşında olduğunu unutuyordu. Çokça tutarsız biri olmalıydı ayrıca. Hem saatleri kıymetli buluyor hem zamanın sesine tahammül edemiyordu. Belki geçiyor olması zamanın onu korkutuyordu. Ve belki bu korkular ona yaşını unutturuyor böylece henüz vaktim var diye düşünerek rahatlıyordu. Vakti vardı. Peki bu vakti ne yapacaktı ?

Sabırsız nefes alış verişlerini duyarken bizim anı tüccarının, bir fotoğraf gördüm. Cesurca kadraja bakmış bir kadın ve tedirgin bakışlarını kaçırmak isterken yarım yamalak yakalanmış bir adam. Arkasına bastıra bastıra kararlı bir yazıyla yazılmış mürekkebi yer yer fotoğrafın ön yüzüne geçmiş bir kaç satır gördüm. “Okuyabilir miyim” dedim anı tüccarına.
Benden kurtulmak istediğini ima eder bir ses tonuyla “Oku” dedi. Bir kelebeğin pulları hemencecik dökülecek kanatlarını tutar gibi tutarak fotoğrafı arkasını çevirdim. Evet kararlı satırlardı. Anlaşılmak istemiş, cevap bulmak istemişti besbelli..
“Can” diyordu.
“Can Süreyya,
Sade laf değil bunlar, can oldun sen bana. Sahip olduğum ne varsa ardımda bırakarak nasılda düştüm peşine. Kökümden toprağımdan koptum artık. Şimdi bahçeden koparılıp saksıya ekilmiş bir bitkiyim. Çarem yok, yakıştırdığın yere koyacaksın beni. Çarem yok.”
“Ne güzel yazılmış dedim sokaktan geçen insanlara bakan dükkan sahibine ne kadar içli. Adını da yazsaydı keşke. Sizde Süreyya’yı ve onu bu kadar seven adamı bulmak istediniz mi okuduğunuzda” dedim. “Ne yazmış ki hiç dikkatimi çekmedi” dedi. “Okursunuz yerine bırakıyorum” dedim. Okuduklarımın heyecanı geçmeden ve bu adam benim tüm hevesimi kaçırmadan attım kendimi bir dünya anının içinden gerçek dünyaya. Hızlı adımlarla Porsuk’a doğru yürüdüm. Hep hızlı yürürüm esasen. Orada daha iyi düşünebilirdim Süreyya’nın evcil bitkisini. Kimdi ? Nereyi bırakıp gelmişti ? Nasıl ve ne kadar sevmişti Süreyya’yı ? Bu satırları yazan adamın ismi ne olabilirdi ? Bunları daha sakin düşünebilirdim orda. Hemen telefonuma sarıldım. Bunları düşünürken dinlemek için birde şarkı buldum kendime ve evimin halısına oturur gibi tereddütsüz oturdum çimlere.

https://youtu.be/A60IYFq6tvo

Tam bi kitap aşığı, bir alıntı ekledi.
 20 May 15:12 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

-Yüreğim acı çekmekten korkuyor, dedi bir gece Simyacıya, aysız gökyüzüne bakarken.
-Yüreğine acı korkusunun acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle. Düşlerinin peşinde olduğun sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez. Çünkü araştırmanın her anı, Tanrı ve Sonsuzluk ile karşılaşma anıdır.

Simyacı, Paulo Coelho (Sayfa 149 - Can Yayınları)Simyacı, Paulo Coelho (Sayfa 149 - Can Yayınları)
PINAR DEĞİRMENCİ, Scarlet'i inceledi.
20 May 13:54 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Scarlet
Marissa Meyer
Hımm hmmm
Seri tüm hızı ile devam ediyor tabi bende okumaktan keyif alıyorum. Uzun zamandır böyle hızlı okuduğum ve keyif aldığım seri olmamıştı harika bir seri
Bu kitabımızda Scarlet ile karşılaşıyoruz ilk başta neler oluyor desem de onu tanıdıkça hersey yerine oturuyor
Wolf ah onunla karşılaşma anı ve aralarında ki etkileşim harikaydı özelikle Kai de hissetmek istediğim şey
Ama bu ikili çok ateşli ve guzel bir his bırakıyor okurken sizlere ki okudukça onlara çekiliyorsunuz.
Tabi cinder kitabın ana konusu ve yeni arkadaşı ile yolculuğa başlıyor ikili ile yan yana gelmeleri ve Scarlet in ona karşı durumu muhteşem yazılmış
Ve Kai işi çok zor gerçekten
Kitabı bir solukta bitirdim sıra üçüncü kitapta heyecanla başlıyorum...

Dünya, bir alıntı ekledi.
18 May 17:57 · Kitabı okudu

İnsanın bazı şehirlerle yolu ayrılır, aynen belirli kadınlarla yolunun ayrıldığı gibi. Onlarla ya çok erken ya da çok geç karşılaşmışsındır. Karşılaşma için herşey ayarlanmıştır ama aklına rastgele esen bir şey, aniden başka bir sokağa sapmana neden olur.

Hüznün Fiziği, Georgi Gospodinov (Sayfa 210)Hüznün Fiziği, Georgi Gospodinov (Sayfa 210)
Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
18 May 15:21

"İki esas karakterin karşılaşma anında seyirci daha çok Halil'in konumundadır ve Halil gibi seyirci de Sabiha'yla ilk kez karşılaşmaktadır. Burada öznellik ses aracılığıyla yaratılır. Halil'in gördüğü karşısında hissettiklerinin şiddeti ya da bir anda kendinden geçişi, onun çevresiyle ilişkisinin kesilişi aracılığıyla anlatılmış olur. Sabiha'nın sigarasının dumanları bu anı daha da gerçekdışı kılar."

Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 94)Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 94)
Dilara Saraç, bir alıntı ekledi.
18 May 12:36 · Kitabı okudu · İnceledi

İnsanlar kendisini sevdiren birinden çok, kendisinden korkulan birine zarar vermeyi pek göze alamazlar; çünkü sevgi bir minnet duygusuna bağlıdır; insanlar kötü oldukları için herhangi bir kişisel çıkar yüzünden bu duygusal bağ kopabilir, oysa korku bir ceza ile karşılaşma tehlikesinden kaynaklanır ve insanı hiç terketmez.

Prens, Niccolo Machiavelli (Sayfa 105)Prens, Niccolo Machiavelli (Sayfa 105)