Her şeyden önce şu alıntıyla başlamak istiyorum:
“Ne diyordu Lacan? Seni seviyorum, ama sende senden fazla bir şey, objet petit a var, bu yüzden de seni sakatlıyorum.”
Müthiş bir ifade ve aşkın en yaygın hâli ve en gerçekçi tanımlarından biri olsa gerek.
Genellikle bir şeyi arzuladığımızda, ona ulaşırsak arzumuzun yavaş yavaş tükeneceğini düşünürüz. Ancak Lacan’a göre objet petit a, ulaşıldığında tatmin sağlamaz; aksine, arzuyu sürekli canlı tutan, onu tetikleyen o "eksik" parçadır. Arzuladığınız şeyin kendisi değil, sizi onu arzulamaya iten o tarif edilemez boşluktur. Yani işin özeti, aşık olduğumuz öteki, aslında kendi hayal dünyamızın, kendi isteklerimizin ve ihtiyaçlarımızın karşılanmasını beklediğimiz bir tür nesne konumuna iner. Öteki, aslında zihnimizin yarattığı güçlü bir figürdür. Böylelikle arzu, içimizde sürekli bir alev gibi yanar durur. Şimdi işin sakatlama kısmına geliyoruz. Sakatlamaktan kasıt ne? İşte bu objet petit a durumunda karşımızdaki kişinin kendi benliğini, duygularını ve düşünce dünyasını hiçe saydığımız için onu “sakatlamış” oluyoruz. Onun gerçekliğini kırıyoruz ve ona sahip olmadığı değerler yüklemesi yapıyoruz. Böylelikle zamanla, içimizde yanan arzular, gerçeklikle çarpışınca ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Arzular yavaş yavaş sönüyor, gerçek, duygularımızı katletmeye başlıyor. Sonrasında gelsin tartışmalar, suçlamalar ve kavgalar.
Zizek kitap boyunca Lacan, Hitchcock sineması, Kafka ve birçok yazar, yönetmen referans alarak gerçeklik, aşk, pornografi, ideoloji, sinema ve siyaset gibi konularda görüş sunuyor.
İşin özeti, Zizek sanki bize gerçeklik, ona doğrudan baktığımızda kendini ele vermez; bazen hakikati görebilmek için bakışımızı kaydırmamız, yani ona "yamuk" bakmamız gerekir, diyor. Buna örnek olarak Hans Holbein’in Elçiler