Yazık ki "Kura Çözüldü..."
Kenan Karabağ, dört ciltlik “Kura Çözüldü” romanıyla şehrin ruhuna nüfuz ediyor; tarihin heybesine koyup “unutulanlar uçurumuna” götürdüğü yaşanmışlıkları çekip alıyor. “Heybe”den satırlarına aktardığı her bir şeye ölümsüzlük iksiri içiriyor; unutulanlar arasında yerini alacak unsurları unutulamaz yapıyor. İşte yazının sihri. Bir de kültüre aşinalık. Ancak yaşayan bu kadar ustalıkla betimleyebilir. Eğer Kenan Karabağ yazmasaydı benim neslimin son tanığı olduğu ve her biri “çocukluğumuzdaki sosyal yaşantının birer dekoru” olan şu kavramları bir daha kim hatırlayabilir ve hatırlatabilirdi ki:
“Kağnı sesleri, Kura kenarındaki hayvan pazarı, çinko tabaklar, çinko, leğen, maşrapa, beyaz leçek, furgun, fayton, dulda, kınalı taşlar, toprak damlı taş evler, derede yürüyen kağnının tekerlek sesi, döven, tırpan, pulluk, dirgen, tırmık, kaz tüyü yastık, yün yatak, tezek dumanı, tezeğe çıkan kadınlar, tezek kalak, fitilli idare lambası, Terekeme, Karapapak, Poşa, zülümkar, morbet, bibi”
Peki ya tadını ve lezzetini unutamadığım şu yiyeceklere ne demeli? “Çeçil peynir, derilere tepilen peynirler, haşıl, kesme aşı çorbası, pişi, mafiş, kete, hinkal, kaygana, gımı, atol, külül, kavurga, kışın saç altına sürülen patates, sac ekmeği, göğermiş peynir...”
Hele bir de Pantuş ismi var ki hayret ettim. Bizim komşumuz Pantuş teyze vardı. Ömrümde ondan başka bu ismi taşıyanı görmedim. Tâ ki Kurt Abdo’nun eşinin adını duyuncaya kadar. Ne hoş bir tesadüf…
Bunun yanında çok hüzünlü sahneler de var. Hele birisi var ki yürekleri yangın yerine çevirecek türden. Her okuyuşumda ensemden bedenime yayılan bir ürpertiye esir düşerim: Vasili’nin Telli Ana’ya vedası… Bu öyle muhteşem bir sahne ki, kıyamete kadar dinmeyen bir sızı olarak vicdanları titretecek. Zaman aktıkça