Kiliseden çıkmadan önce, altarın önünde diz çöktüm; tam ayağa kalkarken, ansızın akdikenlerden acı, baygın bir badem kokusu geldi burnuma; o zaman, çiçeklerin üstünde küçük sarı lekeler olduğunu fark ettim; tıpkı bademli pastanın tadının kızarmış kısımların altında, Mlle Vinteuil'ün yanaklarının tadının çillerinin altında gizlendiğini tahmin ettiğim gibi, çiçeklerin kokusunun da bu lekelerin altında gizlendiğini düşündüm. Akdikenlerin sessiz kıpırtısızlığına rağmen ara sıra yükselen bu koku sanki içlerindeki canlılığın mırıltısıydı; içinde canlı antenlerin gezindiği, çiçeklerinin kızılımsı erkekorganlarına baktığımızda, şimdi çiçeğe dönüşmüş olan böceklerin bahardaki şiddetini, tahriş edici gücünü hatırladığımız kırlardaki bir çalılık gibi, altar da akdikenlerin kokusuyla kıpır kıpırdı.