(...) Sonra hiçbir fikrimiz uyuşamaz çünkü evlenirken araştırılan şey, yalnız mevki, servet ve namus meselesidir; ahlak, davranış, ilgiler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki sözü edilmeye bile layık görülmez. Düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan ibarettir. Oldukça zengin görünen ve rivayete göre namuslu ve iyi hal sahibi bir erkeğe, sevgili kızlarını hemen tereddütsüz verirler; senelerden beri bir çiçek gibi nazlı ve bolluk içinde yetiştirilmiş yavrularını, bu adamın kollarının, daha doğrusu pençelerinin arasına atarlar. Sonra, üç gün içinde ortaya çıkan felaketle bedbaht, ağlayan çocuklarının matemini, pişmanlık ve azap içinde senelerce tutarlar. Bugün ailelerimizin yüzde doksan dokuzu uygunsuzluk, geçimsizlik içinde feryat ediyor ve sonra, bu hemen her aileye has uğursuzluğu kader sayıyorlar. Bilmiyorlar, düşünmüyorlar ki kader, hareketlerimizin kötü sonuçlarına kendimizin verdiği bir isimdir. Bütün çektiklerimizin yalnız kendi sersemliğimizin neticesi olduğunu bilmek istemeyerek kendimizi mesuliyetten kurtarmak için uydurulmuş bir sözdür. İște böyle kadere yorduğumuz bu sefalet içinde acizlik ve çaresizlikle sürünürken, buna kıyasla önemsiz, yapay sefaletlere karşı kayıtsız kalamayan bütün millet, gerçek hayatını harap eden bir yaraya karşı tevekkül ve alışkanlıkla susuyor.