Günleri sevmezdim kısa bir süre öncesine kadar. Gün sinirlerimi fena halde bozardı. Sabahın erken saatleri çok beklemiş bir ağzın içinde biriken kelimeler gibiydi. İnsanların uyanması korkunç gelirdi bana. Gerçek barış, onlar horul horul uyuduklarında; yani aptalca sesleri ve koşuşturmaları kenti sarmadığında gelirdi. Çünkü insanlar uyanır uyanmaz saçmalamaya başlarlardı önü alınamaz bir șekilde. Sığırcık sürüleri gibi evlerden sokaklara, caddelere, yollara, otobüs duraklarına akarlar; bıkkın, sevimsiz yüzleriyle kenti bir uçtan bir uca geçerlerdi. Hep bir iş yapar ya da yapar gibi görünürlerdi. Devlet dairelerini, adliyeleri, tapu müdürlüklerini, vergi memurluklarını, bankaları doldururlar, bu huzursuzluğun adına da "işgünü" derlerdi. Habire kimliklerini kaybeder, yeni kimlik çıkarmak icin sıraya girerlerdi. Pasaportlarının süresi ikide bir dolar, onlar yeni pasaportlar için emniyetin yolunu tutarlardı. Davalar açılr, davalar nihayete ererdi. Cezalar kesilir, cezalara itiraz edilir, dosya yeniden ve yeniden incelenirdi. Bütün bu koşuşturma sonrasında kaçınılmaz olarak güzelim akşam inerdi şehre: kent ve ben şiddetin nihayet biteceği saatlerde derin bir nefes alırdık. Bütün gün dövülmüş gibi yorgun olurduk çünkü, insanlar da gün içinde birbirlerini dövmüş olmaktan dolayı yorgun; arabalara, dolmuşlara, otobüslere dolușurlardı. Sözle döverlerdi birbirlerini, bakışlarla, anlayışsızlıkla. Fakat barış saatleri yaklaştığında herkese bir rehavet çöker, birini bile -bir karıncayı dahi- sözle, bakışlarla, anlayışsızlıkla dövemeyecek duruma gelirlerdi. İşte o zaman benim ve şehrin mutluluğu başlardı. Huzursuzluğun bitiși, gece.