Dernhelm

İnsan yüzlerine bakmak istemiyorum. Acı verici, batık hikâyeler görmek istemiyorum suratlarında. Çocukken ellerinden kaçırdıkları balonlar gibi yitip giden şeylerin ardından hayal kırıklığıyla kalakalmış ifadeleri canım sıkıyor. Hep otobüs kaçırmış gibi ümitsizlikle dolular. Bir sonraki otobüsün ne zaman geleceğini düşünmeleri, bir tek bunu beklemeleri sinir bozucu. Hepsi acı çekmeyi ve umut etmeyi seviyor. Eski, kavuşamadıkları aşklarını düşünmenin gereksiz bir kaçış olduğunun farkında değiller. "Ahmet'le ya da Nesrin'le olabilselerdi, ahh..." Hayır arkadaşlar, fark etmezdi yine de Ahmet'i ya da Nesrin'i ergenlik sivilcelerinizin izleri gibi görüyorum yüzlerinizde. Onlar bir vakit okumak istediğiniz bir kitap sayfasıdır sadece. Okuyamadınız ve geçip gitti hepsi. Gömütlük gibi yüzleriniz, ruhlarınız. Tarih kitabı gibi. Mersiye gibi. Sıkılıyorum. Size dair merakım yitti, başka canlılara bakıyorum.
Sayfa 36 - Can Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ve o geceden sonra hep hastaydım. Sadece ruhen değil, bu kez daha da kötüsü: Beden denen o karmaşık ama iş gören makine bir şekilde bozulmuştu. Sanırım hastalık, içimize giren bir şeytan gibi kısılıp kaldığı bedenimizi zorlayarak özgürlüğünü istiyor. Küçük sorunlar yaratıp bizi rahatsız ederek ve en son noktada da bedenimizin çöküşünü arzulayarak aslında hürriyetini ele geçirmek peşinde. Hastalık, ruhun dışarı çıkmayı, böylece senin eskimiş, köhne bedeninden ayrılıp başına buyruk gezip dolaşmayı istemesinden başka bir şey değil. Ve sanıyorum ayrılık da bir hastalık. İnsanın bir an önce özgür olma telaşı, her şeyden öte iğrenç.
Sayfa 13 - Can Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
İnsan annesini kaybedince ölümlü olduğunu anlıyor. Bir de aşkın bitme noktasında. Öncesinde Zeus Baba gökten hışımla inerek yüzüme, "Sen fanisin, anladın mı kadın!" diye bağırsaydı bile, "Hadi oradan," derdim, "güldürme beni." Çünkü yukarıdakiler tarafından ne dirim ne de ölüm için ciddiye alındığımı düşünüyordum. Fakat annenizin ani ölümü size şunu öğretir: ertesi günün olmadığını. Sadece onun için değil sizin için de olamayacağını. Bu uğursuz hastalık içinize bir kez yerleşti mi de bir daha hiç çıkmaz. Anlamsız, mavi bir kazağın sahipsiz kalışı... Ya da birbirinin aynı onlarca siyah yeleğin boşlaşıp taşlaşması. Mülkiyetin eziyetinden kurtulmuş eşyanın o tuhaf kölelik hali. Anlamsız mavi bir kazağın omuzlarını silkerek yürüyüp de gidememesi. Bu noktada eşyanın faniliği başlıyor ve bu beni insanınkinden de çok, çözülmesi imkânsız sorularla baş başa bırakıyor. Annem öldü ve ben bu gidişattan bıktım artık. Dünya üzerinde ilk ölen anne değildi ve son olması için de bir dileğim yoktu. Bu durum kalbimi imansızlığa bulaştırdı sadece; sapkın bir evladın bulaşabileceği türlü evhamla tanıştırdı. Bunlardan birincisi o anlamsız mavi kazak. Herkesin üzerinde deneyebilirsiniz onu, itiraz edemez. Ama artık sizin tanıdığınız o mavi kazak olmadığını sessizce haykırır. Yok etmeye, yakmaya, kesmeye çalıştığınızda da oluyor ve olacak olması ölümsüzlüğü andırsa da bu onun büyük yalanıdır. Azrail'in işlerinden biri olduğunu söyler susarak, bunu hep söyler. Onu aklınızdan kesip çıkarmanız gerek ki bu imkansız. Ondan önü düğmeli anlamsız mavi bir yelek biçseniz, hatta kırpık kırpık yapıp yastığınızın içine de doldursanız imkânsızlığa daha çok yaklaşırsınız. Tamamı sökülüp kocaman bir yün yumağı haline getirildiğinde bile hakikati haykırmaya devam eder. Bu alay beni çileden çıkarıyor işte.
Sayfa 9 - Can Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
Yaşlandığım için midir? Düşüncem günden güne ahlak konusuna saplanıyor. Ahlak, toplum kuramlarının başında gelir. Bir kişinin her şeyden önce ahlaklı olması aranır derler, doğrudur. Ama nedir ahlak dedikleri? Ahlak denildi mi, çoğu belden aşağısını düşünüyor. Bununla kolaylaştırıyorlar ahlaklı olmayı. Toplum içinde yaşayan kişilerin (kişinin başka türlüsü de olmaz zaten) , namuslu sayılmaya ihtiyaçları vardır ama çoğu kolayca namuslu olmaya, kolayca ahlaklı olmaya bakarlar. Kendini tuttular da çapkınlıktan, hovardalıktan kaçındılar mı, yeter onların namuslu, ahlaklı olmalarına, artık yalan söylemekten de, ötekinin berikinin işine karışmaktan da, konu komşunun ne yapıp ne ettiğini gözetmekten de, şuna buna kara sürmekten de çekinmezler. Ama asıl bunlar ahlaksızlıktır, asıl bunlar namussuzluktur. Ahlakı, bir belaşağısı zabıtası olmaktan kurtarmalıdır. Ancak o zaman yükselir.
Sayfa 46 - Varlık Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
Okullarda çocuklara aşk şiirleri okutmak doğru değilmiş. Yüzlerini gözlerini açarmış, neler getirirmiş akıllarına. Akıllı uslu olmaları gerek öğrencilerin, çalışacaklar, öyle aşk sevda düşünmeyecekler, gözleri yerde gidecekler okula, gözleri yerde dönecekler! Aksiliğe bakın ki bizim şiirlerimizin, gerek saz şairlerinin gerek divan şairlerinin yazdıkları şiirlerin en güzelleri aşk üzerine olanlardır. Çocuklara aşk şiirlerini öğretmediniz mi, gerçekten güzel şiir gösteremezsiniz. Bunun içindir ki, birtakım yavan lakırdılardan başka bir şey belletmiyorlar çocuklara. Şiiri sevdiremiyorlar onlara. Ne olur çocuk aşk şiirlerini öğrenirse? Aşk, sevda düşünür de derslerine çalışmazmış, erkekse kızlara, kadınlara söz atar kızsa kendisine söz atılmasından hoşlanırmış. Onlara aşk şiiri öğretmek, aşık olmalarına, çapkınlık etmelerine izin vermek olurmuş. Siz izin vermezseniz aşk sözü etmezseniz, onlar kendiliklerinden öğrenmeyecekler, değil mi? Ama oğlunuz büyüyünce şöyle on sekiz on dokuz yaşını bulunca kızlara bakmazsa, bu sefer de korkarsınız, bir eksikliği bir hastalığı mı var bu çocuğun diye hekime danışırsınız. Çocukların, bir yaşa gelince, aşk düşünmeleri tabiatın bir buyruğudur. Bunun önüne geçemezsiniz. Öyle ise aşklarını, o duygularını da eğitimden geçirin. Güzel aşk sözlerini öğretin, imrensinler onlara, birbirlerine sevdiklerini söylerken onları kullansınlar, onlara benzer sözler bulmaya çalışsınlar. Ama çocukların tabii isteklerini saklamaları daha doğru bulunuyor. Böylece sinsiliğe, ikiyüzlülüğe, yalancılığa sürüklüyorlar onları, sonra da eğitim diyorlar, terbiye ediyorlar bunun adına.
Sayfa 45 - Varlık Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat