Beethoven’ın müziği için kendimce vazgeçilmez bulduğum bedensel dönüşümü simgeleyen bir çilekeş, başka bir âlemden gelmiş bir müzisyen duruyordu işte karşımda....(Furtwängler hakkında)
Hatırladığım en eski anılardan biri o güne ait, kesik, kopuk resimler halinde bir şey. Sandıklar hatırlıyorum, annemin bu sandıklara babamın kitaplarını yerleştirdiğini. Ama hatırladığımı sandığım bu resimlerin gerçek olduğundan emin değilim, bana anlatılanlardan veya çocukluk fotoğraflarımdan, babamın evimizdeki kitaplığın raflarını dolduran kitaplarından hareketle böyle bir anı kurgulamış olabilirim, kendimce anlamı olan bir hatıra yaratmış olmam mümkün. Hatıralara güvenen biri değilim ben.
Neden güvenmiyorsun hatıralara?
Sonradan yanlış hatırladığımı fark ettiğim hatıralarım oldu. İki kişi aynı olayı konuşuyoruz mesela ama ikimiz de farklı kişilerden veya farklı mekanlardan söz ediyoruz. Gerçek bir tane olduğuna göre ikimizden biri yanlış ama hangimiz? İnsan zihni geçmişi hatırlarken yeniden yapılandırıyor. Bu konuda pek çok bilimsel çalışma var. Özellikle acı olaylar insanı üzmeyecek şekilde değiştirilerek hatırlanıyor. Benliğin kendini koruma yöntemlerinden biri bu.
Dünyayı öğrenmek, yitirmeyi öğrenmektir. Şekeri yere düşürürsün, toz olur. Oyuncak kırılır, bir parçası elinde kalır. Ya insan? Ben de onu, daha doğrusu onları hiç yitirmek istemezdim. Ancak arka arkaya ikisi de yitip gitti. Yıllar sonra Sartre’ın bir cümlesine rastladım: "Vefat, ölüm değildir." İçimi tam yatıştırmasa da, bu cümlede kendimce teskin edici anlamlar buldum. O anlamın hâlâ takipçisiyim.
Ölçüsüz miktarda yemek yemek her zaman onun tek ağlama yöntemi olmuştu, onu böylesine büyük bir acı içinde hiç görmemiştim. Hiç konuşmadan, giyinik olarak yanına uzandım, ben de kendimce ağlıyordum.
"Yaptığımı yapıyorum kendimce
ne para için ne de eğlence
yalnızca borçların ödenmesi için,
hataların düzeltilmesi için
Boyanmış bir gül kadar
Kırmızı kan için.
Herkes bilir ki
Ne edilirse o biçilir."
İnsanların hayvanlara olan sevgileri yaş aldıkça ve diğer insanları tanıdıkça artıyordu nedense. İnsanlardan kaçmaya başlamıştım. Hayatımı başkaları için yaşarken kimsenin beni umursamadığını görmüştüm. İşte o zaman uyandım ve "Dur!" dedim kendime. "Şimdi kendin için doğru bildiğin şekilde hayatını yaşayacaksın..." deyip devam ettim. Hep başkaları için yaşıyorduk ama kimse bizim için ölmüyordu onu anlamıştım. Geç de olsa fark etmiştim. İşin gerçeği insanın doğası bencildi ve hayvan sevgisi sadece kendini tatmin etmek, yalnızlığını gidermek içindi. Hayvanlar konuşamaz, cevap veremez, çoğu zaman sahibine itaat eder ve bu da hayvan sahiplerine insanlar üzerinde sahip olamadıkları bir hâkimiyet gücü verirdi. Genelde insanları sevmeyen, onlardan bıkmış kişiler sevgilerini hayvanlara yöneltirdi. İnsan sevmeyen aslında kendini sevmezdi; sadece bunun farkında değildi. Ben insanları tanımak konusunda nasibimi almıştım. O yüzden kendimce önüme çıkan kedileri ve köpekleri sahiplendim. Yemek buldukça onlarla paylaştım. İlk başta kediler köpeklerle bir araya gelince anlaşamadılar fakat sonra aralarında kurallar belirleyip birlikte yaşamayı öğrendiler. Kurtla kuzu bir arada barış içinde yaşamayacaksa biz insanlar nasıl böyle yaşayacaktık?