Bazı kitaplar okunur, bazılarıysa okurken sizi okur. Aldous Huxley'in Algı Kapıları ve Cennet ile Cehennem'i benim için ikinci gruptaydı. Sayfalar arasında ilerlerken sık sık başımı kaldırıp etrafıma baktım; sanki biri uzun zamandır kapalı tuttuğum algı kapılarını yavaşça aralıyordu.
Kitap iki kısa metinden oluşuyor. İlkinde yazar, kendi meskalin deneyimini anlatıyor. Bunu yaparken hem laboratuvar titizliğini hem de şair duyarlılığını koruyor. Sıradan bir çiçeğin, bir kumaşın dokusunun ya da gündelik bir nesnenin nasıl birdenbire olağanüstü bir şeye dönüşebildiğini aktarıyor. En çok etkilendiğim yer de burası oldu. Beynimizin sürekli "işe yarıyor mu, tanıdık mı?" diye süzerek algıladığı dünyayı bir anlığına olduğu gibi, daha canlı görebilme ihtimali...
Yazar bunu bir kaçış olarak değil, dünyaya dönüş olarak yorumluyor. Sıradan bir çiçek mucizevi hale geliyor ama aslında daha az değil, daha çok çiçek oluyor. Daha gerçek, daha yoğun, daha dikkat çekici.
Kitabın merkezindeki bu "filtre" fikri, Bergson'un düşüncelerinden besleniyor. Buna göre beyin, bizi hayatta tutabilmek için gerçekliği sürekli sadeleştiriyor; gerekli olmayan ayrıntıları ayıklıyor. Yazar ise bu süzgecin bir anlığına kalktığı deneyimleri hem bir bilim insanının merakıyla hem de bir sanatçının duyarlılığıyla kayda geçiriyor.
İkinci bölümde işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Sadece güzel görüntülerden ve aydınlatıcı deneyimlerden söz etmiyor; karanlık, sıkışmış ve ürkütücü halleri de aynı açıklıkla anlatıyor. Bu yüzden kitap bana dürüst geldi. Ne deneyimleri romantize ediyor ne de her şeyi büyüleyici göstermeye çalışıyor. Okura yalnızca cennetin anahtarını uzatmıyor, cehennemin kapısının da aynı koridorda olduğunu hatırlatıyor.
En hoşuma giden yönlerinden biri de sanatı, dini ve mistik deneyimleri aynı
Çocuğunuza sağlam bir kişilik kazandıracak KÖKLER, Onları yaşamda yükseklere uçuracak KANATLAR!
Güçlü ve özgüvenli bir evlat yetiştirmek için uygulamaya ve sorun çözmeye yönelik 10 temel anahtar!
Hiçbirimiz mükemmel değiliz, o kadar mükemmelliğe olağanüstülüğe sahip olsak insan olmazdık. Ama şu da var ki öğrenme erdemini de taşıyıp yapabildiklerimizin en iyisini yapma gücünü ve bilincini taşımalıyız. Bu eser de ebeveynler olarak bilmediğimiz yapmamız gerekenler veya bilip yanlış yaptıklarımız üzerine rehber niteliğinde. Okurken bunu yapmamalıymışım deyip vicdan azabı duyduğunuz/muz veya artık şunu da şöyle yapmalıymışız dediğimiz yerler çokça olacak önemli olan bunlardan ders çıkarabilmek. Kitabı okurken hem kendime özeleştiri yaptım, hem çevremi düşündüm hem de sosyal medyada, haberlerde gördüğümüz küçücük çocuklarını vahşetlerini, küçük çocukların bu yaşta bunları da yapar mı dediklerimizi gözönüne getirdim. Bir çocuğu doğduğu zamandan, küçük yaştan itibaren nasıl yetiştirdiğimiz, onlara ne zaman HAYIR diyebildiğimiz, gün olup da çocukların doyumsuzluklarından, bitmek bilmeyen isteklerinden, bencilliklerinden, narsistliklerinden ve aklıma gelmeyen her gün şaşırarak duyduğumuz birçok olaydan bahsederken o çocuğun nasıl böyle birine dönüştüğünde bakmak en önemli soru olsa gerek...
Her ebeveynin okuması gereken sağlam KÖKLER, sağlam KANATLAR için...
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
12 Mart 1971 Muhtırası döneminde yaşanan, siyasi bir tutuklunun tutuklanma süreci ve hapishanede geçen günlerini anlatan, bir bakıma dönemin siyasi yapısıyla alakalı bizlere bilgi veren çok önemli bir eser. Hassas yürekli insanlar okurken baya zorlanacaktır diye düşünüyorum. Zira kitap ağır şiddet ve işkence içeriğiyle insana çok ağır geliyor. İşkence sahneleri öyle yoğun ve gerçekçi tasvirlerle anlatışmıştır ki sanki o işkenceler gözünüzün önünde gerçekleşmektedir.
Bir insanın düşüncelerinden dolayı suçlu ilan edilmesi üstüne bir de dayanılmaz işkencelerden geçmesi hangi siyasi düşünceyle, insani duygularla açıklanabilir? Zaten döneme ait yaşananları okuduğumda ya da yaş itibariyle o günleri görmüş insanları dinlediğimde, anlatılanları bir türlü idrak edemiyor ve anlayamıyorum. Yapı olarak olarak empati yapma özelliğimin gereğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Her zaman çok kötü bir şey yapmış bir insanın bile niçin onu yaptığını düşünür, hatta onu haklı çıkaracak sebepler de bulurum kendi kendime. Ama bir insanın bir insana ya da hayvana veya herhangi bir canlıya en ağır işkenceleri yapmasını anlayamıyorum. Bunu yapanlar hasta diyemiyorum, öyle dersem suçlarını hafifletmiş, bir bakıma yaptıklarını normal görüyormuş gibi olurum.
Philipp Mainländer, bir aşkın veya yüksek duygunun değil; babasının annesine duyduğu o tamamen soğuk, aşksız ve mekanik biyolojik üreme dayatmasının sonucunda dünyaya fırlatılmış bir filozoftur. Onun bu sevgisiz ve çıplak doğumu, felsefesinin de neden bu kadar filtresiz ve rasyonel olduğunun ilk ipucudur. Kanımca Mainländer, Arthur Schopenhauer’ın sistemindeki en büyük mantıksal boşlukları kapatan, felsefe tarihinin "altın madenidir." Schopenhauer, dünyayı "Kör Yaşama İstenci (Wille)" olarak tanımlayıp acıdan kaçış için "çilecilik veya sanata sığınma" gibi mistik ve geçici çözümler sunarken; Mainländer bu mistik tülü yırtar ve bize hayatın ham, rasyonel ve nihai amacını gösterir: Yok oluş.
Onun kozmolojisinde evren, intihar etmiş bir Tanrı’nın çürüyen cesedinden ibarettir. Başlangıçta zamanın ve mekanın ötesinde saf bir "Mutlak Birlik" (Tanrı) vardı. Bu ilk enerji, var olmanın getirdiği o sürtünmeli acıya dayanamadı ve "Hiçlik" (Non-Being) limanına ulaşmak istedi. Ancak saf varlıktan mutlak hiçliğe doğrudan geçiş rasyonel olarak imkansız olduğu için, Tanrı kendini imha ederek milyarlarca fiziksel parçaya böldü. İşte bizim "evren" ve "zaman" dediğimiz şey, o ilk bütünün parçalanma anıdır.
Bu sistemde evrendeki tüm temel bileşenler (madde ve enerji) aslında aynıdır; yok olmazlar, sadece sürekli biçim değiştirirler. Doğan her canlı, o çürüyen cesedin parçalarının kısa süreliğine bir araya gelmesinden ibarettir. Ancak bu birleşme kusursuz bir kurgu değildir. Sistemde zamana bağlı bir bozulma (modern fiziğin deyimiyle Entropi) hakimdir. Birleşen her kimyasal bileşik, bir öncekinden daha zayıf, daha aşınmış ve çürümeye daha yakındır. Dünyanın zamanla daha kötüye, daha çirkin ve kaotik bir yere evrilmesi bu mekanik sönümlenme yasasının kaçınılmaz bir çıktısıdır.
Mainländer
Bazı kitaplar vardır yavaş yavaş sindire sindire okunur, arada açıp bakılır ve o an ruha şifa olur. Mehmet Yıldız’ın okumuş olduğum kitabı da böyleydi. Her okuduğumda kendime bir şifa buldum.
Bir adamın değeri, damarlarında akan kanın kaç kase sıcak çorba ettiğiyle ölçülür mü? Yu Hua bizi tam olarak bu ağır gerçeğin ortasına, Xu Sanguan’ın yanına bırakıyor. Onun omuzlarındaki o yükü sırtımızda hissettiğimiz an, bir adamın neden kendini santim santim bitirmeden sevilebileceğine inanmadığını da anlıyoruz. Kendini parça parça harcamadan sevilmeyeceğini, ailesini ayakta tutamayacağını sanıyor bu adam. Sağlığından, canından, gövdesinden bir şeyler eksiltmeden babalık yapamayacağına öyle bir inanmış ki... İşte tam orada o soru geliyor insanın aklına: Bir bardak kan, kaç kuruşluk huzur eder?
Aslında her şey sadece açlıkla ya da yoksullukla ilgili değil. Xu Sanguan, her kan satışında ailesiyle arasındaki bağı kendi canıyla, kendi kanıyla yamamaya çalışıyor. Hele o Yile meselesi... Günlerce "bu çocuk benden değil" diye kendini yiyip bitiren, mahalledeki dedikodularla ezilen ve çocuğu her fırsatta dışlayan o adamın; iş ölüm kalım noktasına gelince o inadını bir kenara itip canını ortaya koyması... Günlerce yollarda, soğukta, açlıkta, neredeyse kendi ölümüne yürüyerek, sadece o çocuğun nefes alabilmesi için kasaba kasaba gezip tekrar tekrar kan satması... Orada merhametin, kan bağından çok daha güçlü olduğunu görüyorsun. Xu Sanguan aslında Yile’yi değil, kendi vicdanını kurtarıyor.
Peki, bir insan bütün ömrünü sadece "kendinden vazgeçmek" üzerine kurarsa, elinde verecek bir şeyi kalmadığında neye dönüşür? O ağlama krizi sadece bir yaşlılık korkusu değil; koca bir ömrün yorgunluğu. Kanı yaşlandığı için geri çevrildiğinde, ona aslında "artık işe yaramıyorsun" demiş oluyorlar. "Ben artık bir işe yaramıyorsam, kimim?" sorusu o an boğazına yapışıyor. Hayatı boyunca tutunduğu tek dal elinde kalıyor. Kendi üzerine kurduğu her şey bir anda yerle bir oluyor.
Xu Sanguan o