Neden bu kadar Martin?
Puan vermedi·517 syf.··
2026 30. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 12:00
Martin Eden, toplumda genellikle büyük bir hayranlıkla anılan bir kitap. Ancak ben kitabın sonuna geldiğimde, Martin’e duyulan bu beğeninin biraz abartılı olduğunu düşündüm. Çünkü herkes onun azmine odaklanırken, karakterinin arkasındaki bencil ve acımasız yüzü gözden kaçırıyor. Bana göre Martin Eden, göründüğü kadar masum bir kahraman değil; aksine trajik kusurları olan bir karakter: ​Ruth’un Zamanını Çaldı: Martin kendisinde yazarlık kumaşı olduğunu iddia ederek yola çıktı. Ruth, bir işe girerse evlenebileceklerini söylemesine rağmen Martin ondan iki yıl istedi. Ruth’un yaşı ilerliyordu ve toplum kurallarına göre geç kalıyordu. Martin, kendi hayalleri uğruna Ruth'u dolaylı yoldan reddetti ve bencilce davrandı. ​Arkadaşına İhanet Etti: Kendisine her konuda destek olan ve sürekli editörlere laf atan arkadaşı Brissenden’ın vasiyetine ihanet etti. Arkadaşının 'asla yayımlatma' dediği şiiri yayınevine gönderdi. ​Vefasızlık Yaptı: Yazarlığa ve kendi dünyasına o kadar körkütük aşık oldu ki, geçmişte parasını yediği, zor günlerinde yanında olan o yakın arkadaşının cenazesine bile katılamadı. ​Kibir ve Buhran: Ünlendikten sonra, uğruna sevdiği kadını bile harcadığı yazarlıktan nefret etti. 'Bu yazılarım eskiden de vardı, neden şimdi değerlendi?' diyerek kibre ve derin bir buhrana düştü. (Oysa dünya edebiyatında birçok yazar yaşarken değer görmeyip öldükten sonra ünlü olmuştur, Martin bunu kaldıramadı.) ​Sonuç olarak; Martin Eden kendi hırslarının, bencilliğinin ve sonradan görme kibrinin kurbanı oldu. Başarıya ulaştığında elinde bomboş bir hayat kaldığını gördü. Benim kişisel görüşüme göre, bu hayatta yaptığı en tutarlı ve en iyi şey intihar ederek bu anlamsızlığa son vermek oldu.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135bin okunma
İnsanlığımı Yitirirken Üzerine: İnsan Olmanın Eşiğinde Bir Çöküş
Puan vermedi·128 syf.·
2026 14. kitabı
Bazı romanlar yalnızca anlattıkları hikâyeyle etkili olmaz; okurla kurduğu bağ, yazarın hayatına dair sonradan öğrenilen detaylarla daha da derinleşir. İnsanlığımı Yitirirken benim için böyle bir metin oldu. Kitabı okumaya başladığımda Osamu Dazai’nin hayatına ya da bu romanla kurulan biyografik bağa dair herhangi bir bilgim yoktu. Yozo’nun hikâyesi bana doğrudan bir karakter anlatısı gibi gelmişti. Ancak okuma ilerledikçe ve özellikle yazar hakkında daha fazla şey öğrendikçe, metnin tonu değişmeye başladı. Romanı bitirdikten sonra Dazai’nin de benzer bir kırılganlık, bağımlılık ve içsel çöküş yaşadığını ve kısa süre sonra hayatına son verdiğini öğrendiğimde, metin artık sadece bir kurgu gibi değil, başka bir yerden sızan bir itiraf gibi görünmeye başladı. Bu yüzden İnsanlığımı Yitirirken’i yalnızca Yozo’nun hikâyesi olarak değil, insan olma hâlinin sınırlarında yazılmış bir iç monolog gibi okumak daha anlamlı hale geliyor. Roman boyunca Yozo kendisini insanlardan ayrı, hatta insanlığın dışında biri gibi görür. İnsanların en sıradan davranışları bile ona anlaşılmaz gelir. İnsanlar çalışır, sever, arkadaşlık kurar, eğlenir, tartışır ve yaşamaya devam ederler. Yozo ise tüm bunların arasında sanki yanlışlıkla insanların arasına düşmüş biri gibi yaşar. Bu yüzden romanın temel meselesinin yalnızlık olduğunu düşünmüyorum. Yalnızlık, daha derindeki bir yaralanmanın sonucudur. Bana göre romanın merkezinde utanç vardı. Yozo insanlardan korkmaktadır ama bu korkunun kaynağı insanların kendisi değildir. Asıl korku, insanların onun gerçek yüzünü görmesidir. Bu nedenle çocukluğundan itibaren bir soytarıya dönüşür. İnsanları güldürür, onların görmek istediği kişiyi oynar ve böylece kendisini korumaya çalışır. Fakat bu maskenin bir bedeli vardır. İnsanlar maskeyi severken gerçek
İnsanlığımı YitirirkenOsamu Dazai · İthaki Yayınları · 202560,2bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
7/10
·216 syf.·
2026 46. kitabı
'Bunu Düşünmek İstemezdim'i kitaptan bir cümleyle anlatmak istesem, şu cümle olurdu: "... artık orada olmayan bir duyguyu, bir ânı hatırladım." Kitabın tamamı ikiz kardeşlerden hayatta olan kız kardeşin anımsamaları, duyguları ve terapisti Elza, eşi Leo ve annesiyle olan diyaloglarını içeriyor. Duru ama derin. Kendilerini bir ve iki olarak bildiğimiz ikiz kardeşlerden 'bir'i -erkek olan- hayatına son vermeye karar veriyor ve 'iki'nin bu süreçle baş etmesini ya da çoğu zaman edememesini okuyoruz. Bir iç dökme gibi yazılanlar. Asla ajite etmiyor acıyı ya da yası. Anımsadığı anılarla, kronolojik bir sıra takip etmeden ilerliyor kitap. Ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçasıyken ve doğal ölümle bile baş etmek zorken kendi isteğiyle hayata veda edenin kardeşiniz-ikiziniz olduğunu tahayyül etmek aklını kaçırmakla eş değer gibi. Bunu Düşünmek İstemezdim'de de kardeşinin hayatından bir anda çıkması, hayatı boyunca 'Neden?' sorusuyla yaşamaya mahkum ediyor anlatıcımızı. Neredeyse aynı yaşam tecrübelerinden geçmelerine rağmen farklı hislerle yol olan ikiz kardeşlerden birinin diğerine aniden veda etmesinin geride bıraktığı acı bu kitaptaki anımsamalar. Yaşadığı acının evliliğine, kişisel yaşamına ve annesiyle olan ilişkisine etkisi, kendini suçlama evresi de dahil. Kitapla ilgili arada bir yerdeyim; kitabın başlarında iki numaranın anlattıkları daha mesafeli, birbirinden kopuk ve otuzlarının yarısını geçmiş bir kişisinin ağzından değil gibiydi; kitabı yarıladıktan sonra ayakları yere basan, daha samimi, kendini daha da açarak ve duygularını belli ederek anlatmaya başladı. Bu sürecin yasın evrelerinden sebep olduğunu düşünmedim değil; yas sürecini hayatın içine yedirmesini sevmekle ve bunu hissettirmekle birlikte (yarısından sonra), bir şeyler eksik kaldı okurken.
Bunu Düşünmek İstemezdimJente Posthuma · Koridor Yayıncılık · 2025399 okunma
8/10
·135 syf.·
Beğendi
·
2026 28. kitabı
Kabul edelim ya da etmeyelim hepimiz bu hayatı sandığımızdan daha çok seviyoruz. Çoğu zaman hayattan yakınıyoruz fakat yine de yaşamaya, umut etmeye ve yarını beklemeye devam ediyoruz. Epikuros'un da dediği gibi "Hayattan yakınan insan, intihar etmediği sürece kendi söylediğini çürütmüş olur." Kitap, mutlu olmanın yollarını anlatmıyor aslında, daha doğrusu böyle bir reçete sunmuyor. Çünkü herkes için geçerli tek bir mutluluk yolu yok. Mutluluğu tek bir tanımın içine sığdırmak yerine onun felsefi, psikolojik ve tarihsel katmanlarını sorgulatıyor okuyucuya. Cevaplar vermekten ziyade sorular üzerinde okuyucuyu düşünmeye zorluyor. Her okur, her insan mutlu olmanın ya da mutsuz olmamanın yolunu kendisi bulmalı, diyor yazar. Kitabın temel meselelerinden biri, "Neden mutlu olamıyoruz?" sorusundan çok "Neden mutsuzuz?" sorusunun peşine düşmesi. Yazar bu sorunun haritasını çıkarmaya çalışıyor. Aslında cevabı oldukça basit: Modern insan mutluluğu, sürekli daha fazlasına sahip olmakla karıştırıyor. Oysa sahip olmak da arzulamak da kendi içinde sınırsız. İnsan bir şeye ulaştığında, kısa süre sonra yeni bir eksiklik hissiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle mutluluk, sürekli bir birikim hali değil, geçici tatminler ve kısa anlar hâlinde ortaya çıkan bir deneyimdir. Yazarın oldukça ilginç fikirleri vardı. Kitabın en dikkat çekici fikirlerinden biri, mutluluğun mutlak bir durum olmadığı düşüncesidir ki aslında bu hepimizin bildiği bir şeydir. Hayatın içinde sevinçler ve üzüntüler sürekli yer değiştirir, bu nedenle kesintisiz bir mutluluk beklemek gerçekçi değildir. İnsan her zaman büyük bir coşku içinde yaşamaz, fakat bu onun mutsuz olduğu anlamına da gelmez. Bu bakımdan mutluluk, kusursuz bir saadet hâlinden çok, yaşamın iniş çıkışları arasında sürdürülen bir dengeye benzer.
Mutluluğun En Güzel TarihiAndre Comte-Sponville · İş Bankası Kültür Yayınları · 2020190 okunma
TAM AĞZIMA LAYIKKKK
9/10
·346 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
KİTABA BAYILDIM ASLINDA! Olay örgüsü olsun karakter analizi olsun tam ağzıma layık, satır aralarına bolll boll yorum sıkıştırdığım, altını çizdiğim dolu dolu bir kitaptı benim için. Kişisel yorumumu okumak istemeyenler aşağıda "ÖNEMLİ"olan kısmı okuyabilirler kitapla ilgili ince bir detay var bilginize:) Öyleseyse devam edelim...öncelikle kitabı okurken bazı yerlerde o kadar sinirlendim, o kadar yükseldim ki kitabın içine girip Andre'yi tokatlayasım geldi. Böyle yakasından tutarak sarsmak istedim adamı. Evet yanlış okumadın! Orchid değil Andre'yi. Neden? Çünkü o mal karı zaten kötü biri tamam mı? Zaten yapması gerekeni yapıyor ve belli bir amaç doğrultusunda hareket ediyor. Ama Andre...Ahh Andre o kadar malsın kiiii delirdim yani okurken. İçinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğin yetmezmiş gibi SANA TÜM GERÇEKLERİ EN YALIN HALİYLE GÖZÜNE SOKAN, O KADININ NE ÇEŞİT BİR MANYAK OLDUĞUNU BALYOZLA KAFANA VURA VURA ANLATMAYA ÇALIŞAN BİR ARKADAŞIN olduğu halde hatta ve hatta seni seven, bağrına basan, sevgi dolu bir ailen olmasına rağmen nasıl her şeyi inkar ederek onun peşinden gidebilirsin!! Hadi hiç sevenin olmasa,seni uyaran yakınların olmasa, gerçekten sevgiye aç biri olsan Orchid'ten aldığın sevgiye bağımlı hale gelsen anlarım ama senin sevgi açlığın da yok ki?? Babanın gururusun,annenin biricik oğlusun. Seninle çok iyi anlaşan bir ablan var. Seni seven pek çok arkadaşın var. Yani onca kişi arasından Orchidin sevgisine muhtaç olduğunu ben hiç düşünmüyorum..bence yaptığın şımarıklıktan başka bir şey değildi. Oh be! Rahatladım. Andre'ye sövmem bittiyse biraz da Orchide söveyim dicem de...kadın zaten kötü biri tamam mı? Onun düzelme ihtimali yok. Narsist olmayı kendi seçmiş ve bu konuda kendini özellikle geliştirmiş yani böyle hastalıklı bir insana ne
Duman ve AynalarElmar Akif · İkinci Adam Yayınları · 202583 okunma
Hayatın anlamını, varoluş sebebini arayan, yüce insan.
Puan vermedi
Tolstoy, herzaman okumaktan zevk aldığım, beni kendine çeken, her okuduğumda da beni kendime getiren bir yazardır. Bu kitabı daha önce okumadığım için de üzüldüm açıkçası. Benim gibi geç kalmadan okumanızı tavsiye ediyorum. Tolstoy kitabında beyhude bir yaşam sürdüğünü fark edip; varoluş sebebini aramaya başlıyor, "neden ve ya sonra" sorularını sorarak çıktığı yolda, sorularının cevabını akıl, bilim, felsefe ve insan ekseninde aramaya başlıyor. Tolstoy bu süreci anlatırken, hem araştırma yol ve yöntemlerine hem kendi düşünce dünyasında yaşadığı bunalımlara, buhranlara, intihar fikrine, yaşama arzusuna, hem boş ve anlamsız süregelen hayatına yer veriyor kitapta. Kendi öz eleştirisini öyle güzel yapıyor ki, bilgiye erişme yöntemleri ve zekasına hayran bırakıyor. Tolstoy uzun ve meşakkatli cevap arayışını, Tolstoy'a yakışır şekilde bütün incelikleriyle, bütün başvurulabilinecek kişi, yöntem ve delillerle yapıyor. Kitapta hayatını ve araştırma sürciniözetle şöyle anlatıyor: "Başıma gelenler şunun gibi bir şeydi: Oraya nasıl geldiğimi bilmeden, kendimi bilinmeyen bir sahilden yola çıkmış bir kayıkta bulmuştum. Diğer kıyıya olan yol gösterilmiş, tecrübesiz ellerime kürekler yerleştirilmiş ve yalnız bırakılmıştım. Kürekleri elimden geldiğince güçlü çekip hareket ediyordum. Fakat merkeze ne kadar varmaya çalışırsam çalışayım, akıntı beni yolumdan o kadar saptırıyordu ve gittikçe daha çok akıntıda yolunu kaybetmiş kişiyle karşılaşıyordum. Bazıları hâlâ kürek çekiyordu, bazılarıysa küreklerini atmıştı. İnsanlarla dolu büyük kayıklar, dev gemiler vardi. Bazısı akıntıya karşı mücadele ediyor, kimisi ise akıntıya kapılıp gidiyordu. Daha ileriye gittikçe akıntıyla nehrin aşağısına doğru sürüklenenleri görüyor ve gideceğim sahili iyice unutuyordum. Nehrin ortasında, akıntıyla aşağı
İtiraflarımLev Tolstoy · İskele Yayıncılık · 202129,3bin okunma