Başkaları için yaşadığımız yeter; hiç değilse bize kalan şu son yaşam parçasında kendimiz için yaşayalım. Kendimize ve huzurumuza, düşüncelerimize ve niyetlerimize doğru dönelim yeniden. Güvenli bir yere çekilmek küçük bir mesele değildir; başka şeye karışmayacak kadar bizi meşgul etmeye yarar bu.Kişisel yüklerimizi toplayalım ve çevremizdekilerden izin alalım; bizi bir kenara sürükleyen ve kendimizden uzaklaştıran bu zorlayıcı ayak bağlarımızdan kurtulalım.
her ruhsal olgu bütünleşmiş bir yaşam planının kısmi tezahürü olarak yorumlanmalıdır bu yolu izlemeyi reddeden ve bunun yerine, sentezini değil de tezahürün kendisini analiz etmek için çocuğun ruhsal yaşamına girme çabasını içeren her açıklayıcı girişim başarısız olarak nitelendirilmelidir çünkü çocuğun ruhunun "gerçekleri" bitmiş ürünler olarak değil de bir amacın yönünde hazırlayıcı hareketler olarak kabul edilmelidir bu görüşe göre, sonuç olarak hiçbir şey bir eğilime hizmet etmeden meydana gelmez bu nedenle, bu noktada en önemliler olarak nitelendirdiğimiz aşağıdaki yol gösterici ilkelere dikkati çekmeye çalışacağız
gerçekler:
(a) üstünlüğe ulaşmak için bir yeteneğin geliştirilmesi
(b) çevreyle baş etme
(c) dünyanın düşmanca olduğu duygusu
(ç) bilgi toplama ve başarılan istifleme
(d) aşkın ve boyun eğmenin, nefretin ve meydan okumanın, toplumsal duygunun ve güç tutkusunun kullanımı
hayali olanlar:
(e) sanki'nin geliştirilmesi (fantezi, sembolik başarılar)
(f) güçsüzlüğü kullanma
(g) kararlar almakta erteleme yapma
(h) korunma arayışı
Buhranlar içinde kıvranan dünyanın yeni açılımlara en çok muhtaç olduğu bir dönemden geçiyoruz. Okur esrik, yazar tekinsiz. Yaşanmışlıklar epriyor, farkındalık hiç olmadığı kadar azalmış durumda...
Şaka şaka. Öyle şeyler olduğu filan yok. Her şey normal. Hâlâ "yaşam eski zamanlarda daha iyiydi"ye inanıyoruz.
Dünya her zamanki gibi sakin bir görev bilinciyle dönmeye devam ediyor. Ağaçlar, bulutlar, çöller, maymunlar ve akla gelen her şey bizi hiç umursamadan varlıklarını sürdürüyor.
Kendisini sırf yaşıyor diye öncekilerden ve sonrakilerden
daha özel zanneden biz bir grup insan ise, konjenital basiretsizliğimizden yola çıkarak dünyanın da buhran içinde kıvrandığına inamıyoruz. İçinden geçtiğimiz çağ diğerlerinden daha iyi ya da daha kötü degil. Telaşa mahal yok. Fakat tanıklık ettiğimiz bazı şeylerin kaydını tutmamızın da sakıncası yok.
(…)
Genç değiliz. Yaşlı da değiliz. Tedirgin yaşamaya çok alışkanız. Kötü besleniyoruz, kötü yaşıyoruz, sportmen ruhluyuz ama spor yapmıyoruz. Taşralıyız ama her yer taşra olduğu için göze batmıyoruz. Kendimiz gibi olanları çok kolay ayırt ediyoruz ama kendimiz gibi olanlarla dahi çok zor kaynaşıyoruz. Çok az şeye inanıyoruz. Bize öyle öğrettikleri için başarısızlığı sevmiyoruz. Ama el yordamıyla kendi kendimize keşfettiğimiz üzere, başarıyı da sevmiyoruz. Sinik, alaycı ve huzursuzuz. Kişisel gelişime, spritüalizme, ezoterik galaktik bilgeliğe veya burçlara inanmıyoruz. Ne idüğü belirsiz insanlarız. İdüğümüzü arıyoruz.
Abdülbaki Gölpınarlı, klasik edebiyatta mahbûb figürünün karşımıza sıklıkla çıkmasından duyduğu rahatsızlıkta yalnız değildir. On dokuzuncu yüzyıl sonunda yoğunlaşan mahbûb tartışmaları, bu dönemde klasik edebiyatın temsilcisi sayılan Muallim Naci (ö. 1893) etrafında yoğunlaşır. Naci 1888 yılında Ahmed Midhat Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat (1878- 1921) gazetesinde edebiyat bölümünün editörü olur. Gazete erken döneminde, Ahmed Midhat'ın romanlarının tefrikalarını yayımlarken, Naci'nin editörlüğü döneminde çok sayıda klasik şiir neşredilmeye başlar. Mey, meyhane ve mahbûb figürlerinin de yer aldığı bu şiirlerin önemli bir kısmı Naci'nin kendisi tarafından yazılmaktadır. Bir gazete okurundan gelen ve şiirlerin insanları "mahbûb-perestî"ye (oğlancılık) yönelttiğini söyleyen mektuba cevaben Ahmed Midhat, Naci ve arkadaşlarını savunsa da kendisi de mey ve mahbûb şiirleri konusunda oldukça eleştireldir. Muallim Naci'nin, Mesûd-i Harâbâti mahlasıyla yazdığı şiirler nedeniyle kendisinin "mahbûb-perestliği"ne dair dedikodular yapılmaktadır. "Garbi edebiyat" savunucusu olmakla tanınan Recaizâde Ekrem ile Muallim Naci on dokuzuncu yüzyıl sonunda hem kişisel hem de edebi boyutları olan, oldukça sert bir tartışmaya girerler. Tanpınar'ın eski ile yeninin "büyük meydan muharebesi" olarak adlandırdığı bu tartışmada da mahbûb-perestî meselesi öne çıkar. Tartışmalar "eski-yeni", "Doğu-Batı" çatışması çerçevesinde şekillense de aynı zamanda iki edebiyatçının kişilikleri, yaşam biçimleri, takipçilerinin ve kendilerinin erotizmine ilişkindir.
"Ben bu ilişkiye artık inanmıyorum,"demişti. İlişki kim lan? Sen varsın ben varım, ilişki kim? Yaşam koçlarımı kişisel gelişimciler mi her kimse işte hep o lavuklar uyduruyor bunları."İlişkiye üçüncü bir birey gözüyle bakılmalı,"filan diyorlar. Bakmıyorum!
Ben sadece sevdiğim adama bakıyorum çünkü bakılacak ondan daha güzel bir şey bilmiyorum.