Özge Naz sevdiğim yazarlardan biri olduğu için merakla beklediğim askeri kurgu türündeki Bir Kibritle Yok Olmak kitabına büyük bir merakla başladım. Kitabın genel hatlarıyla oldukça akıcı, okuyucuyu yormayan ve içine çeken bir dili var. Eğer bu tarz askeri kurguları seviyorsanız, hikayenin dünyasına kesinlikle bir şans vermelisiniz.
Kitabı genel olarak keyifle okusam da hislerimin biraz ikiye bölündüğünü söyleyebilirim. Balkan Kızı ve Barut’un o kaotik, entrikalı hikayesini okumak güzeldi.
Özellikle geçmiş zaman bölümlerinden sonra şimdiki zamana geçildiğindeki o elektriği ve aralarındaki çekimi okumak beni çok daha fazla yükseltti. Yan karakterlerin hikayeye dahil oluşu da güzel işlenmişti. Özellikle tim içinde Kanca ve Siren karakterlerine ayrıca bayıldım. Açıkçası timde kendime en yakın hissettiğim, en sevdiğim iki karakter onlar oldu; diğerlerine karşı o kadar sıcaklık hissedemedim. Bir de Fısıltı karakterini sevdiğimi eklemeliyim. Kitabın sonu ise serinin devamını doğrudan okuma isteği uyandıracak cinsten bitti.
Gelelim beni okurken durup düşündüren ve biraz rahatsız eden o asıl kısma. Yukarıda timin dinamiklerinden bahsettim ama buradaki mizahın ve arkadaşlık bağlarının dozu bazı sahnelerde beni kurgudan biraz uzaklaştırdı. Karakterlerin yaşları, rütbeleri ve bulundukai askeri konum ile sergiledikleri bazı tavırlar arasında ciddi bir tezatlık hissettim. Koca bir timin ve yüzbaşının, mesleki ciddiyetlerine ya da olgunluklarına pek yakıştıramadığım, yer yer liseli ergenleri andıran bazı diyalogları ve hitap şekilleri kitaba o aradığım askeri ağırlığı vermekten uzaktı. Tabii ki kendi aralarında eğlenecekler, askeri mizahı ben de seviyorum ama buradaki bazı diyalog tercihleri maalesef karakterlerin o güçlü ve profesyonel imajını zedelemiş diye düşünüyorum.
Yine