Kurulduğundan bu yana İsrail'in işgalci bir devlet olduğu, bu zaman zarfı boyunca Filistinlileri öldürduğu, yaraladığı, sakat bıraktığı, zorla yurtlarından çıkardığı, hapsedip işkence ve tecavüz ettiği gerçeği bir anda yok sayıldı, hafızalardan silindi. Aksa Tufanı sanki tarihsel boşlukta ortaya çıkan, geçmişi ve bağlamı olmayan, tamamen keyfi bir saldırıydı. İsrail sıradan, "masum" bir komşuydu. Her şey güllük gülistanlık iken (!) HAMAS'ın böyle bir saldırı yapması tüm İsrail yanlıları için bulunmaz bir fırsat oldu. Önceden İsrail'in katliamlarının gölgesinde cılız bir şekilde verdikleri desteği,artık açıktan verebilirlerdi. İsrail bir anda mazlum ve mağdur bir ülke konumuna düşmüştü; 50 bin insanı öldüren, hastaneleri, okulları, kütüphaneleri, ibadethaneleri ve ekmek fırınlarını bombalayan, çocukları katleden, hayatta kalanları da açlıktan ya da donarak ölmeye mahküm eden İsrail....
Bir gün içerisinde birden fazla kitabı okumak benim uzun zaman takip ettiğim bir yöntem. Bu yöntem sayesinde daha fazla kitap okuyabiliyor, daha uzun süre konsantre olabiliyorum. Burada tamamen keyfi bir biçimde elime geçen 5-10 kıtabı karıştırmak gibi bir yöntem takip etmiyorum. Planlarım sık sık değişmekle beraber usul hiç değişmiyor. Gün içinde ağır kitapların okunabileceği zamanlar vardır ve ağır kitaplara konsantre olamayacağınız hafif kitapları okuyabileceğiniz vakitler vardır. Buna göre planlama yapmak gerekir.
Beni büyüleyen o tek cümleyi bulduğum anın heyecanı, yoğun bir günün arasında on dakika için bir kitaba dalınca gelen tatmin, bir arkadaşımla aynı kitabı okuyup izlenimlerimizi paylaşmanın keyfi, bir roman karakterini en yakın arkadaşım gibi hissetmenin eğlencesi ve masamda oturup hayatımı ciddi ciddi gözden geçirirken içimi saran o hüzün... kitap okurken bu duyguların hepsini yaşayabildiğim için mutluydum. Peki sen, bu kitabın sayfalarını çevirirken hangi duygulara denk geleceksin? Dilerim bu kitap ve okuduktan sonra geçireceğin günler, seni aradığın yere biraz daha yaklaştırır
İlkini bir yıl sonra reddettiği dört karısı vardı. Sayısız cariyesi, "ikinci dereceden evlilikler" olarak anılırdı. Kızları hiç evlenmedi çünkü o bir aile babasıydı ve onlardan ayrılmaya dayanamazdı, ama her şekilde normal bir yaşam sürmelerine izin verdi. Ve defalarca büyükbaba oldu. Tüm bunlara Kilise yaşamı boyunca hiç ses çıkarmadı. Bu pek de garip değildi çünkü Kilise'nin hiç bu kadar güçlü ve aynı zamanda bu kadar sadık bir dostu olmamıştı.
Buradan da bazen çok ileri gidiyor ve ışığı bazılarından saklayıp bazılarına göstererek, ama yine de herkesten aynı ödevleri yerine getirmelerini beklemesinin eşyanın doğasına aykırı, keyfi bir adalet olduğunu düşünerek Tanrı'nın egemenlik alanının sınırlarını zorluyordum. Fakat bunları kafamdan kovup düşüncelerimi şu kanaatle frenliyordum: Birincisi, bu insanların hangi ışık ve yasayla mahkûm edildiklerini bilemeyiz, ama Tanrı doğası gereği sonsuz bır kutsallığa sahiptir ve adildır; bu yaratıkların, nedenini bilemediğimiz, Tanrı'dan mahrum kalma yazgıları yüzünden, Kutsal Kitap'ta yazıldığı gibi kendi bilinç ve vicdanlarıyla kavrayabilecekleri o ışığa karşı günah işlemelerı gerekmez; ikincisi de, hepimiz çömlekçinin elindeki çamur parçasıyken, çömleklerden hiçbiri kalkıp da, "Beni niye böyle yarattın?" diyemez.
İyisi mi yine can